Friday, March 16, 2018

Sabahattin Ali - Ayran (Hikaye)

Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu. İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hala örten karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp boğuluyordu.
Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışında dizlerine vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi. Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya çamura basıyordu.
Yaz kış, her gün gitmeye mecbur olduğu bu iki saatlik yol bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.
Küçük Hasan senelerden beri gördüğü şeylere alakasız gözlerle bakıyordu. Kuru sazların arasında çorak ovayı oyarak geçen ve ta yanına gelmeden farkına varılmayan dört adım genişliğindeki küçük derenin, yan yana uzatılmış üç kalastan ibaret köprüsü artık çökecek kadar sallanmaya başlamıştı.
Biraz daha yukarda, küçük bir sırta dayanarak ovaya bakan değirmenin uğultusu duyulmuyordu. Bu kış günlerinde üç gün işlerse beş gün işlemiyor, kapısının önündeki, yaprakları dökülmüş, üç söğütle tamamen terk edilmiş bir viraneyi andırıyordu.
Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti…
Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı tuttuğu sol elinin çatlaklarla örtülü üst tarafı ile burnunu sildi. Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığıni gördü.
İki tarafı çıplak dağlarla çevrilen bu upuzun ovanın tam orta yerinde yapayalnız duran ve etrafındaki yapraksız akasyalarla daha zavallı görünen bu soğuk bina, oraya rastgele atılmış bir taş parçasını andırıyordu. Günde iki defa geçen posta treni bile, ne diye bu manasız yerde duruyorum diye hayret eder gibiydi ve birkaç dakika durduktan sonra kalkarken, çaldığı düdükte keyifli bir ıslık edası vardı.
Küçük Hasan, istasyonun tahta parmaklıkla ayrılan hududuna gelince biraz dinlendi, sonra yine tahta parmaklıklı kapıyı aralayarak içeri süzüldü.
İstasyon binasıyla raylar arasında kalan dört beş adım genişliğindeki yerde, heybelerinin üstünde oturan iki köylü ile, kaputunun içinde büzülmüş gibi duvara dayanan bir jandarmadan başka kimse yoktu. Burası öyle tren zamanı çeşit çeşit kebapçılar, gazozcular, yemişçilerle dolan büyük istasyonlardan değildi. Ancak yazın civar köylerden kara üzüm, kavun, karpuz getiren beş on köylü burasını canlandırırdı. Kışın ise küçük Hasan’la üç dört günde bir küçük bir küfe kış armudu getiren topal ve ihtiyar bir köylüden başka kimse ortalıkta görünmezdi. Tren geldikçe rahatsız edilmiş bir suratla ortaya çıkan istasyon memuru, işi biter bitmez derhal odasına çekilir, bütün gününü, on senelik akümülatörlü radyosundan bir ses çıkarabilmek için asla yeis getirmeden uğraşmakla geçirirdi.
Bugün, kış armudunu satan köylü de ortada yoktu. Küçük Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri görülüyordu.
Keskin bir düdük sesi ile irkildi. İstasyona gelen tren, kendini haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne geldi ve durdu.
Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere kaldırarak:
-Ayran, ayran, temiz ayran!- diye bağırmaya başladı.
Yazın -buz gibi!- diye bağırırdı; şimdi, bu soğuk havada, sanki her ayran kelimesinin başında hala o -buz gibi- sıfatı vardı. Kimse başını çevirip bakmıyordu bile. Trenin hemen hemen bütün camları kapalıydı, açık olan bir iki tanesinde de boyalı saçlı, yün bluzlu kadınlar duruyordu.
Küçük Hasan’ın gözleri, delecekmiş gibi, kapalı camlara dikiliyor ve bunların arkasında teneke maşrapadan ayran içebilecek insanlar; hali vakti yerinde köylüler, boyunbağsız esnaflar, izinli giden askerler, hasılı susamış kimseler arıyordu.
Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü buruşturarak:
-Ayran, temiz ayran!..- demeye devam ediyordu.
Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak satabilseydi. Buna mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi. Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dört gözle bekleyen iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor ve o hep bağırıyordu:
-Temiz ayran… Temiz…-
Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye iki gün bile yetmiyordu… Ondan sonra iki kardeşi beslemek vazifesi küçük Hasan’a düşüyordu. Biri iki, öteki beş yaşında olan bu sıska çocukların bütün işleri, basık tavanlı bir damdan ibaret olan evde ellerine ne geçerse yemekten ibaret gibiydi. Küçük Hasan hergün yoğurt çalmak için kendisine lazım olan mayayı onların yetişemeyeceği ve bulamayacağı bir yere –tavan direklerinin duvarla birleştiği köşeye– saklamaya mecbur oluyor ve her gün, istasyonda bulunduğu sırada, bu iki aç midenin, kendileriyle aynı çatı altında aynı açlığı çeken ihtiyar keçiyi bile yiyeceklerinden korkuyordu.
Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü. O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir yorganın altına sokulurdu.
Onu asıl dehşete düşüren, kardeşlerinin bu kuyu gibi daima yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak eve döndüğü zaman, bu iki sıska mahlukun kendisine nasıl parlak ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı kadar bağırdı:
-Ayran… Ayran!..-
Trenin üçüncü mevki vagonlarından birinin penceresi indirildi. Uzun boyunlu, kasketli, kır bıyıklı bir baş uzanarak:
-Ver bakalım bir tane!- diye seslendi.
Küçük Hasan maşrapayı titreyerek uzattı. Adam minimini gözlerini maşrapanın içine dikerek sindire sindire içiyor ve sulu ayranı bıyıklarının ucundan yakalıksız gömleğine damlatıyordu.
Maşrapayı uzatarak:
-Doldur bir daha!..- dedi.
Onu da içtikten sonra yeleğinin cebinden bir onluk alıp aşağı attı:
-Ver beş kuruş!..-
Küçük Hasan:
-Yok ki!- dedi ve etrafına bakındı. Ortalıkta istasyon memurundan başka kimse kalmamıştı. O da, hafiften kar çiselemeye başladığı için, boynunu içeri çekmiş, trenin kalkmasını bekliyordu. Çocuk güğümünü olduğu yerde bırakarak ona koştu, parayı uzattı:
-Şunu iki çeyrek yapsana!..- dedi.
Memur cevap vermeden arkasını döndü ve hareket kampanasını çaldı.
Trenin penceresindeki uzun boyunlu adam eliyle işaret ediyor:
-Gelsene ulan!- diye bağırıyordu. Küçük Hasan o tarafa koştu. Penceredeki:
-Ver on kuruşu!..- dedi.
Çocuk derhal parayı uzattı. Tren yavaşça harekete geçmişti. Adam parayı yine yeleğinin cebine koyduktan sonra, çaresiz bir eda ile:
-Yok çeyreğim, ne yapalım!- dedi.
Vagon küçük Hasan’dan beş altı adım uzaklaşmıştı. Uzun boyunlu adam, pencereden sarkarak:
-Hey, çocuk, hakkını helal et!- diye bağırdı. Küçük Hasan hiçbir şey anlamıyormuş gibi bakakalmıştı. Tren hızlanıp uzaklaşıyordu. Tekerleklerin gürültüsü arasında adamın sesi tekrar duyuldu:
-Helal et bakayım, helal et!.. Hadi!-
Küçük Hasan bir şeyler mırıldandı. Sonra güğümünü alarak istasyon duvarının kar tutmayan bir kenarına çömeldi.
Kar adamakıllı serpiştirmeye başlamıştı. Küçük Hasan eve eli boş dönmektense akşam trenine kadar beklemeye karar verdi.
Soğuktan donan ellerini ovuşturuyor ve annesinin keçi kırptıkları makasla kestiği kertikli saçlarını kaşıyordu. Rüzgardan gözleri yaşarıyor ve mavi gözlerini saran kirpikleri çapaklanıyordu.
Akşama kadar bu köşede bekledi. Ara sıra ayağa kalkıp dizlerini ovuşturuyor, sonra tekrar çömelerek kafasının içindeki sisli boşluğa gözlerini çeviriyordu. Düşünmesi ve tahayyül etmesi kendisine hoş gelecek hiçbir şey mevcut olmadığı için, bu boşluk ona bir dinlenme gibi geliyordu. Birkaç kere anası aklına geldi. Onun ağlamaklı yüzünü görür gibi oldu. Üç küçük çocuğunu toprak bir damda bırakarak başka köylerde ve el yanında birkaç lokma için didinen bu kadına karşı garip bir merhamet duyuyordu. Bunda, biraz da, kardeşlerine karşı anasıyla aynı vaziyette bulunmasının tesiri vardı. Evdeki iki aç mahluk haftada bir gelen zavallı kadını da hep o kin dolu bakışlarla karşılarlardı. Kadıncağız, getirdiği bulgurdan yağsız bir çorba yaparken, kuru kuru hıçkırıklarla iktifa eder, (yetinir) evi bir parça düzeltmeye çalışır, akşama kadar kaldıktan sonra, bazen bir kelime bile konuşmadan çıkar giderdi. Küçük Hasan onun ağzından babasına veya herhangi bir akrabaya dair bir kelime bile duymamıştı. Zaten kendini bildiğinden beri bir an bile bunları merak etmiş değildi. Hayatı istasyonda ayran satmaktan ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu. Bunun için de bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak giderse, diyordu… Bu yeni misafiri de doyurmak kendisine düşecekti. Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih ediyordu. Kapılarını bir gün bir insanın açtığı görülmemişti. Hayat eskisinden daha feci olarak devam edecek ve Hasan, günden güne sütü azalan ihtiyar keçinin yardımıyla bu müthiş mücadeleyi başarmaya çalışacaktı. Gününün boş zamanlarını keçiyi otlatmak, karlı havalarda ise dere boyunda, bir karıştan kısa, kuru otlar bulup hayvana getirmekle geçirecekti.
Yazın işleri o kadar fena değildi. Sabahleyin serinde yola çıkarsa istasyona yorulmadan varıyor, hemen hemen bütün güğümü satıyordu. Cebine doldurduğu ufak paralar kadar, belki de daha fazla onu sevindiren bir şey de, köye dönerken yükünün hafif olacağı düşüncesiydi.
Sabah treninde bütün ayranı satamasa bile, akşam trenine kalıyor, fakat istasyona ekin getiren köylüler öğleyin ekmek yerken çok kere bütün güğümü haklıyordu.
Akşam treni saat dört buçukta geldiği için yazın ortalık kararmadan köye dönebiliyordu. Fakat bugün daha trene yarım saat kala istasyon korkutucu bir alacakanlığa gömülmüştü.
Ayazda ve karanlıkta kalkıp geri döneceğini düşünerek titredi ve hemen gitmek istedi. Fakat bu sırada odasından dışarı çıkan istasyon memuru trenin yakın olduğunu anlattı.
Trenin istasyonda durmasıyla kalkması bir oldu. Küçük Hasan kapalı ve puslu pencerelerin arkasında hayal meyal belli olan insan şekillerine bakarak trenin bir başından öbür başına koştu ve -Ayran, temiz ayran!- diye bağırdı, kocaman kunduraları ıslak kumlarda gıcırtılar yapıyor, karlar bağırmak için açtığı ağzına doluyordu.
Vagonların pencerelerinden dökülüp yerdeki su birikintilerine yayılan soluk muştatil (dikdörtgen biçimindeki) ışıklar sıçraya sıçraya uzaklaşırken küçük Hasan güğümünü kavradı ve tahta parmaklıklı kapıyı iterek köyün yolunu tuttu.
Henüz karanlığa alışmayan gözlerine kar parçaları vuruyordu. Güğümün içindeki ayran her adımda çalkalanıyor ve garip sesler çıkarıyordu. Yavaş yavaş sırtından içeri işleyen rutubet onu titretmeye başlamıştı.
Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden ve bir hayvan gibi yolunu alışkanlıkla bularak yürüyordu. Ovanın içerisine doğru daldıkça pabuçlarının ve güğümdeki ayranın sesine başka sesler de karıştı. Uzaklarda birtakım hayvanlar bağrışıyordu.
Müthiş bir korku ile zangır zangır titremeye başladı. Adımlarını daha hızlı atmaya çalışıyor, fakat ayakları birbirine dolaşıyordu. Soğuktan uyuşan bacaklarında, güğümün her çarptığı yer dakikalarca sızlıyordu.
Karanlıktan, yüzünü kamçılayan kar ve rüzgardan, dizlerine sıçrayan çamurdan ve duyduğu seslerden korkuyordu. Açlığı, sıska kardeşlerinin korkunç gözlerini, yorgunluğunu unutmuştu. Bir an evvel köye varmak, ocakta küllenen bir odun parçasıyla aydınlanan toprak dama girmek ve bir köşede saklanmak istiyordu. Ne yatmak, ne dinlenmek, sadece bir dört duvar arasında bulunmak… Bu geniş karanlıktan, bu seslerden kaçmak…
Ayakkabıları çamurda saplanıp kalmıştı. Yalınayak koşuyordu. Savrulan güğümden üstüne başına ve yerlere ayranlar saçılıyordu. Birbirine vuran dişlerinin arasından manasız korku sesleri fırlıyordu.
Uzaklardaki hayvan sesleri gitgide yaklaşıyor gibiydi. Halbuki yarı yoldaki kuru söğüt ağacını daha yeni geçmişti. Çapaklı gözlerini karanlığı delmek ister gibi açarak ilerilere baktı. Hiçbir şeyler göremedi. Havanın güzel olduğu gecelerde bile ışıkları ta kenarına gelmedikçe görünmeyen köy ona, varılması imkanı olmayan bir yer gibi geldi. Bir yere sıkıştırıldığını ve kaçacak yer olmadığını anlayan bir hayvan gibi vahşi ve nihayetsiz bir korku duydu. Elinden ayran güğümünü ve maşrapayı fırlatarak koşmaya ve gırtlağından anlaşılmaz sesler fırlatmaya başladı. Bunlar bazan -Ana… Ana!- der gibi oluyor, bazan da -A…A…Aaah- -A…A…Aaah- halinde karanlığa yayılıyordu.
Hayvan sesleri daha yakınlaşmış, yolun ilerisinde, karların arasında, birtakım karaltılar belirip tekrar kaybolmaya başlamıştı. Küçük Hasan dizlerinin artık kendisini taşıyamayacağını hissetti. Korku her tarafını bağlamıştı. Çıplak ayaklarının cıvık çamura her basışında çıkardığı ezik ses, sırtına bir kamçı gibi iniyor ve korkusunu birkaç misli artırıyordu. Boğazına bir şeyler tıkanmıştı. Çatlak elleriyle gözlerini silerek ileri bakmak isterken dizlerinin üstüne yuvarlandı. Kalktı, fakat beş altı adım sonra tekrar düştü. Boğazından fırlayan sesler daha vahşi bir şekil almıştı.
-Ana…Ana!- derken sesi, gitgide yaklaşan ve kar üzerinde kayıyormuş gibi süratli adımlarla etrafında daireler çizen hayvanların bağırışından farksız oluyordu.
Büzülmüş bir halde yolun çamurları üzerine uzanan vücudunu kar örtmeye çalışırken o hala birbirine vuran dişlerinin arasından:
-Ana… Anacığım… Ana!- diye mırıldanmaya çalışıyordu. Bu sırada, birkaç yüz metre ötede, evlerinin tahta kapısı arkasında rüzgarın sesini dinleyerek küçük Hasan’ı bekleyen iki kardeş, onunkine pek benzeyen bir korku ile titriyorlar ve köyün etrafında dolaşan kurtların sesini duydukça, birbirlerine sokularak ağlaşıyorlardı.
(Sabahattin Ali, 1938

Monday, March 12, 2018

12. SINIF-SINAV DERS NOTLARI


1-İkinci Yeni Şiir Akımının Özellikleri
  • İkinci Yeni, 1950'den sonra Garip'e karşı doğmuş bir harekettir.
  • Garip şiiri, Varlık dergisinde Orhan Veli ve iki arkadaşının bir arada yayımladıkları şiirle hemen hemen aynı anda başlayıvermişti. İkinci Yeni şiirinde böyle bir iş birliği de eş zamanlılık da söz konusu değildir.1950'lerin başlarında "Yeditepe" ve "Pazar Postası" gibi dergilerde birbirinden habersizce şiir yayımlayan şairler arasında görülen ortaklık İkinci Yeniyi ortaya çıkarmıştır.
  • İkinci Yeni, Garipçilerin aksine ilk dönem şiirlerinde de birbirlerinden çok farklı olan ve bir manifesto çevresinde toplanmamış şairlerin tek tek arayış ve sezgileriyle orada burada dağınık uçlar vermiş, sonra sonra benzerlikleri dolayısıyla özellikleri belirtilmeye, kurallara bağlanmaya başlanmıştır.
  • İkinci Yeni'nin isim babası 1956'da Pazar Postası'nda yazdığı bir yazıyla eleştirmen Muzaffer İlhan Erdost olur.
  • İkinci Yeniciler I. ve Il. Dünya Savaşlarının ortaya çıkardığı bunalımdan dolayı ortaya çıkan dadaizmsürrealizm ve varoluşçuluk gibi akımlardan etkilenmişlerdir.
  • Garipçilerden olan Oktay Rifat da Perçemli Sokak kitabıyla İkinci Yeni hareketine uygun şiirler yazmıştır. Kemal Özer ve Ülkü Tamer gibi şairler de başlangıçta İkinci Yeni'den etkilenmiştir.
  • İkinci Yeniciler; Söz sanatlarına, alışılmamış bağdaştırmalara yer vermişlerdir.
  • Şiir işçiliğine önem vermiş, şiirin biçimine öncelik tanımışlardır.
  • Şiirde kullandıkları sözcükleri, sözcüklerin Türkçe olup olmamasına göre değil, çağrışım yüküne, geçmişine bakarak seçmişlerdir.
  • Şiirde hayal gücüne ağırlık vermişlerdir.
  • Dilin alışılmış kalıplarını yıkmaya çalışmışlardır.
  • Bireyin yalnızlığı ve bunalımını yansıtmışlardır.
  • Çağrışımlarla dolu estetik bir şiir dünyaları vardır. Şairlerin kendilerine has bir biçemleri (üslup) vardır.
  • Garip şiirindeki hikaye ögesini genel olarak dışlamışlardır.
  • Bilinçaltını yansıtmaya çalışmışlar, şiirde aklın, ahlaki kaygıların, her türlü sınırlamanın dışında bir anlayış sergilemişlerdir.
  • Uyaktan ölçüden uzak durmuş, serbest şiirler yazmışlardır.
  • Garip şiirindeki akılcılığın karşısına akıl dışı imgelere yer vermişlerdir.
  • Şiirle her şeyi söyleyebilmeyi, ifade edebilmeyi amaçlamışlardır.
  • Kendinden sonraki kuşakları imge anlayışı ve anlam bakımından etkilemiş bir harekettir.
  • Garip ve toplumcu gerçekçilerin şiirleri gibi kolayca anlaşılabilen bir şiir yazmışlardır.
  • Sözcükleri ilk anlamlarının dışında yan ve mecaz anlamlarıyla kullanmışlardır.
  • Hiç duyulmamış, yeni sözcükler oluşturmuşlardır. (Örneğin "üvercinka", "mısırkalyoniğne" vb.) Günlük konuşma dilinin yapısında bilinçli bozmalar yapmışlar, söz dizimini zorlamışlardır.
  • Garip şiiri gibi halk şiirinden ve folklorik ögelerden yararlanmayı özgünlüğü zedeleyeceği için doğru bulmamışlardır.
  • Şiir yazarken bir "konu"yu anlatmayı amaçlamazlar, şiir yazıldıktan sonra anlamların açığa çıkacağını savunmuşlardır.

II. YENİ  -  TEMSİLCİLER
Ece Ayhan (1931-2002)
Eserleri:
  • Şiir: Kınar Hanım’ın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar, Devlet ve Tabiat, Yort Savul (Toplu Şiirler), Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır, Sivil Şiirler, Son Şiirler
İlhan Berk (1918-2008)
Eserleri:
  • Şiir: Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı Köroğlu, Galile Denizi, Çivi Yazısı, Otağ, Mısırkalyoniğne, Âşıkane, Taşbaskısı, Şenlikname, Atlas, Kül, İstanbul Kitabı, Kitaplar Kitabı, Deniz Eskisi (Şiirin Gizli Tarihi’ni de içerir.), Delta ve Çocuk, Galata, Güzel Irmak, Pera, Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum, Avluya Düşen Gölge, Şeyler Kitabı Ev, Çok Yaşasın Sayılar…
Cemal Süreya (1931-1990)
Eserleri:
  • Şiir: Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Sevda Sözleri, Sıcak Nal, Güz Bitiği
Turgut Uyar (1927-1985)
Eserleri:
  • Şiir: Arz-ı Hal, Türkiye’m, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Tütünler Islak, Her Pazartesi, Divan, Toplandılar, Kayayı Delen İncir, Dün Yok mu, Büyük Saat
Sezai Karakoç (1933-…)
Eserleri:
  • Şiir: Hızır’la Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Körfez, Şahdamar, Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı, Alın Yazısı Saati, Monna Rosa, Karayılan, Gün Doğmadan (Şiirlerin Toplu Basımı)
Edip Cansever (1928-1986)
Eserleri:
  • Şiir: İkindi Üstü, Dirlik Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Umutsuzlar Parkı, Petrol, Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Kirli Ağustos, Ben Ruhi Bey Nasılım, Sevda ile Sevgi, Şairin Seyir Defteri, Bezik Oynayan Kadınlar, Oteller Kenti

2-İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiir (1960-1980)

1960 sonrasında kimi şairler kendilerini "toplumcu" ilan etmişler ve bu bakış açısıyla şiirler yazmışlardır.
Toplumcu gerçekçi şairler, Marksist felsefeyi benimsemişler; halkın sorunlarını, acıları, sıkıntıları anlatan; karamsarlık yerine halka umudu, yaşama direncini aşılayan şiirler yazmışlardır.
1960 kuşağı şairleri, 1961 anayasasının sağladığı bir özgürlük ortamı içerisinde, Nâzım Hikmet'in kitaplarının yayımlanmasının serbestleştiği, güncel, düşünsel, siyasal dergilerin yoğun olarak yayımlanabildiği ve gündemi belirlediği bir ortamda, dünyadaki "özgürlük hareketleri"nin etkisi altında biçimlenmişlerdir.
"Yeni Gerçek", "And", "Halkın Dostları", "Militan" gibi dergiler etrafında toplanan şairler şiir anlayışlarını ve ideolojilerini bu dergilerde açıklamaya çalıştılar. Başlangıçta kendileri de etkilenmekle birlikte, kapalı, soyut, imgeli İkinci Yeni şiirini eleştirmişlerdir. Bunda dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi 60'ların ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan politik hareketliliğin etkisi vardır.
Marksist felsefeyi benimseyen, toplumcu gerçekçi (sosyalist gerçekçi) bir bakış açısıyla şiirler yazan şairlerden Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe ve Özkan Mert, 1969'da Ant dergisinde "Toplumcu Genç Şairler Savaş Açıyor" başlıklı söyleşiyle İkinci Yeni şiirine karşı çıkmış ve toplumcu bir şiir anlayışını savunmuşlardır. Bu şairlerin anlayışları 70'li yıllara da genel olarak hâkim olmuştur. 70'lerde folklorik öğelere de yönelinmiştir. Şairler daha çok sosyal yaşamı, güncel politikayı konu edinen, yerleşik düzeni yeren, halkın ve işçi sınıfının sorunlarını politik bir bakışla ortaya koymaya çabalayan şiirler yazmışlardır.


İkinci Yeni Sonrası Toplumcu
Şiir Anlayışının Temsilcileri:
1950'den 1980'e uzanan dönemde;
Eserleri- Şiir:
Geceleyin Bir Koşu (1966),
Evet İsyan (1969),
Cinayetler Kitabı (1975),
Şiirler 1962-74 (1980),
Şiir Kitabı (1982),
Celladıma Gülümserken (1984),
Erbain (1987),
Bir Yusuf Masalı (2000).
Of Not Being A Jew (2005)
gibi şairleri sayabiliriz.

İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiirin Özellikleri:
          İkinci Yeni şiirinin aksine "umut ve yarına inanç, direnme ve isyan" konuları şiire hâkimdir.
          Şairler kendilerini toplumun sözcüsü olarak görmüşlerdir.
          İkinci Yeni Şiiri'nin aksine açık anlatım tercih edilmiştir.
          Şiirde şekil unsurlarından çok içeriği, anlamı önemsemişlerdir.
          Sosyal temaları daha etkileyici hale getirmek için "slogan" üslubundan yararlanılmıştır.
          Şiir, toplum bilincini uyaran ve toplumu dönüştüren bireysel bilincin sesidir.
          Şiir, sosyal ve politik sorunlar karşısında bireyin eleştirel duruşunu ve özgürlük arayışını yansıtmalıdır.
Toplumcu Şiiri savunan şairlerde; 1940 toplumcuları ve Nazım Hikmet, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif gibi şairler arasında şiire toplumsal bir görev yükleme bakımından bir ortaklık söz konusudur.


3-1980 Sonrası Şiirin Özellikleri:
  • Bu dönem şairleri birlikte dergiler çıkarmışlardır.
  • 1980 şairleri için ortak bir anlayıştan çok, grupların ve kişilerin ayrı ayrı şiir anlayışlarından söz edilebilir.
  • Yazko Edebiyat, Üç Çiçek, Şiiratı ve Sombahar gibi dergiler bu dönemde etkilidir.
  • İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiirde olduğu gibi ideolojiyi şiirlerinde öncelikli bir öğe olarak görmemişlerdir.
  • Düz yazıya yaklaşan bir üslupla, anlatmaya imkan veren temaları da şiirlerinde işlemişlerdir.
  • İmge anlayışlarında uzak çağrışımlara önem vermeleri bakımından İkinci Yeni’yle yakınlıkları vardır.

1980 Sonrası Şiirin Önemli Temsilcileri
Eserleri-Şiir:
Elinden Tutun Günü (1983)
Ağustos Dehlizleri (1985)
Sudaki Anka (1990)
Oda Müziği (1992)
İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995)
Büyü Bitti(2000)
Her Şey Bir Mevsim (2006)
Öncesi ve Sonrası (2012)
Yedi Kitaptan Seçtiklerim (2012)



Tuesday, February 13, 2018

KİTAP OKUMA YARIŞMASI

Kitap okuma yarışması okul elemeleri 26 Şubat 2018 günü saat 13:30da  yapılacaktır

Monday, February 12, 2018

SUNUM/ARAŞTIRMA-İNCELEME/PANO HAZIRLAMA KONULARI

YAZAR-ŞAİR / HAYATI ESERLERİ ...

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
MEHMET RAUF
AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU
YAHYA KEMAL
AHMET HAŞİM
MEHMET AKİF
YAKUP KADRİ
HALİDE EDİP
ZİYA GÖKALP
MEHMET EMİN YURDAKUL
ÖMER SEYFETTİN
RIZA TEVFİK

VICTOR HUGO
HONORE DE BALZAC
GUSTAVE FLAUBERT
STENDHAL
EMILE ZOLA
CHARLES DICKENS
DOSTOYEVSKİ
LEV TOLSTOY
PUŞKİN
GOGOL


EDEBİ AKIMLAR
ROMANTİZM
REALİZM
SÜRREALİZM
DADADİZM
FÜTÜRİZM
SEMBOLİZM










Thursday, February 8, 2018

[11. SINIF] Halit Ziya Uşaklıgil (Video)

https://www.youtube.com/watch?v=UVBtyVBZuqo

[11. SINIF] Halit Ziya Uşaklıgil - Ferhunde Kalfa (Hikaye)



Ferhunde Kalfa – Halit Ziya Uşaklıgil

Ferhunde küçük hanımla beraber büyümüştü. Bera­ber büyümüş olmak ayrıcalığı Ferhunde’ye bü­tün ev halkı içinde bir özel  yer, bir o kadar da kural dışılık vermişti. Kaç kereler efendi­nin ağzından işitmişti ki Ferhunde evin bir kızı gibidir. Onun için Hesna’ya ne yapılsa bir aynı, biraz daha az, biraz daha hafif olarak Ferhunde’ye de yapılır­dı, hiç olmazsa renk itibariyle bir yakınlık, bir benzeme gözetilir, Hesna’ya bir bayram için mesela pembe ipekten bir kumaş alınırsa Ferhunde için bir yünlü yahut bir basma fakat herhâlde pembe bir şey alınırdı ve bu Ferhunde’nin kendisinin de evin bir kızı gibi olduğuna yürekten inanması için yetinilecek bir  durumdu. Onun için Hes­na’ya görücüler gelmeye başlayınca Ferhunde gizli bir se­vinç duydu, bu görücüler kısmen kendisine de bir evlilik müjdecisi hükmünde idiler. Mademki küçük hanımdan ayrı tutulmuyor…
Görücüler geldikçe ona kanatlar takılır, merdivenlerden uçarak iner çıkar, yaşmakları feraceleri almak işini başkalarına bırakarak soluk soluğa koşar, küçük hanıma haber verir, giyilecek elbiseler hakkında uzun uzun mücadele­ eder, sonra bir aralık ortadan kaybolur, beş dakika sonra değişmiş olarak geri dönerdi. En önemli iş onundu: Misafirlere kahve verirdi ve bu özel tören için doğal olarak Ferhun­de Kalfa da giyinir kuşanırdı.
Âdet etmişti, mutlaka elbisesini küçük hanımınkine yaklaştırmaya çalışırdı. Bugün küçük hanım görücülere yeşil mantinler ile çıkacak öyle mi? Fer­hunde derhal karar verirdi: O da tirşe basmalarını gi­yecek…
Sonra küçük hanım önde, Ferhunde Kalfa arkada gö­rücülerin huzuruna çıkılırdı. Kahveleri verdikten sonra Ferhunde gider küçük hanımın sandalyesine parelel bir yerde gözlerini indirerek, içten gelen bir utançla kızararak, ta kalbinden gelen bir titremeyle elinde kahve tepsisi bekler, burada beş on dakika küçük hanımla beraber görücüye çıkmış bir kız hayatını yaşardı.
Görücülerin yanından çıkınca kalbi çarparak küçük hanımla beraber koşar, onunla odaya kapanır, küçük hanımın boynuna sarılır, zapt edilemez sevinç taşkınlığıyla, “Çıldırdın mı? Ne oluyorsun? Kendine gel Ferhunde!..” uyarıların rağmen öper, öperdi. İlk defala­rında: “Ah! Bilsen küçük hanımcığım, ne kadar sıkıldım, ne kadar sıkıldım!..” derdi, sonraları, “Artık alıştım, şim­di üzülüyorum, artık olup bitse, artık gelin oluversen de…” demeye başlamıştı. Mutlaka giden görücülerin kendisine de bir şey getireceklerinden, bu evin içinde dö­nen evlilik meselesinden kendisine de bir pay düşeceğine vic­danî bir kanaatle emindi. Bunu ne onun ne başkalarının söylemesine ihtiyaç yoktu, hatta bu o kadar doğal bir şeydi ki söylenmesi doğallığını bozardı. Mademki küçük hanımdan ayrı tutul­muyor…
Kendi güzelliğine güveni vardı; hatta görü­cüler gelmeye başladıktan sonra küçük hanımla kendi arasında karşılaştırmalar  kurar, oranlar belli eder, hesabın so­nunda kendisine gururlanma sebe­bi olacak şonuçlar çıkarırdı. Onun kısa kısa siyah kaşları, yumukça küçük siyah gözleri, pek ziyade utandı­ğı zaman donuk bir kızıllık tabakası altın­da dalgalanan keşmîrî bir rengi ve geniş omuzlar altında git­tikçe darlaşan gövdesiyle hoş bir endamı var­dı. Bütün bu bir araya getirilmiş bilgiye eski kırıl­mış bir aynadan aşırılarak odasında özenle saklanan el kadar bir parçada uzun uzun inceleyerek hükmetmişti ki Ferhunde Kalfa öyle yabana atılacak bir şey değildir. Yalnız küçük hanımın bir şeyini kıskanırdı, evet, bunu kendi nef­sine karşı da itiraf etmişti, açıkça, sö­zü dolandırmadan kıskanırdı: Sarı saçlar… Kaşlara, gözlere, te­nine o kadar önem vermezdi, kendisinde bunlara denk gelecek kıymetler, üstünlükler bulurdu, fakat saçlar… Ah! Müm­kün olsa onları değiştirmek, bu kara şeyleri sarı, sapsarı sırma gibi yapmak mümkün olsa…
***
Düğüne karar verildikten sonra ufak bir korkuyla be­raber sevinmekten uzak kalmamıştı; hatta bir gece farkında olmaksızın o korkuya gereğinden fazla kendisini kaptırdığını hissedince birden silkinerek kendi kendisini şiddetli bir azar­lamayla gerçeğe davet etmişti: Çılgın kız! Çifte düğün yapacak değiller a!.. Her şeyin sırası var.
Kıskanmıyor, tam tersine o beklenen sıranın çabuk gelmesi için herkesten çok o telaş ediyor, her sa­bah çarşıya çıkılma ihtiyacını küçük hanımın hatırına o getiriyordu. Bu çarşı seferlerinde hanımlara eşlik ediyor, işlenmiş terlik kutuları türlü türlü kumaş paketleri, sırmalı bohçalar, havlular, kollarının ara­sında biriktikçe bunların başkasına taşıttırılmasına izin vermeyerek  kucağından taşan eşya ile hanımların arkasından koşuyordu. Bunları koltuğunun altında, göğsünün üstünde taşıdıkça, sıktıkça güya evliliğe nefsince bir yaklaşma oluyor, onlardan ruhuna bir hülya kokusu, bir mutluluk müjdesi geliyordu.
Eve böyle neler taşıdı! Terden yaşmağı yanaklarına yapışarak, yorgunluktan soluya soluya İstanbul’un bin köşesinden neler neler getirdi! Ve hep bunlar alınırken, beklenirken kendisini, kendi düğününü düşünür, sonra doğal bir insaf hissi ile haddini bilip hayaller kurmaktan vaz geçerdi. Bununla beraber bütün bu kumaşlardan, işlenmiş şeylerden, gümüş kap kaçaklardan kedisine de sayıca daha az, daha ucuz, daha sade bir çeyiz düzer, içinden vicdanının yasakladığı türlü dilekler tutardı. “Şundan ben de alayım, varsın biraz daha sade olsun, bunun elbette bir ucuzunu bulurum ama daha küçük olacakmış ne zararı var!” derdi. 
Bunlar eve getirilip de herkes başına üşüşünce Ferhunde bir ateş parçası kesilirdi. Elinden gelse bunları kimseye göstermeyecek, kimsenin el sürmesine razı olmayacaktı. Bunlara bakmak, dokunmak hakkının küçük hanımdan sonra yalnız kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Onları herkesten kıskanır, esirgerdi.
Çarşıda refakat hakkını kimseye bırakmadığı gibi evde dikilecek, yapılacak şeylere de kimseyi karıştırmadı. Bir gece “Haydi! Artık yoruldun, git de yat!.. dedikleri için hüngür hüngür ağlamış, saatlerce matem tutmuştu.
Bir gün sofra başında efendi ile hanım ufak bir fısıltıdan sonra Ferhunde’ye bakarak gülümsediler, onun yüreği oynadı, elinde olmadan gözlerini indirdi.
O gece Ferhunde olmayacak bahaneler icat ederek hep efendi ile hanımın yanına girdi, çıktı; o gülümsemenin anlamına dair bir koku almak istiyordu. Kendi kendisine, “Acaba ne var?” diyordu. Ne olduğundan âdeta emindi: “Acaba kim istiyor?” diyordu.
Ertesi sabah hanımın sesini işitti:
- Ferhunde! Seni efendi istiyor.
Az kaldı düşecekti, bir müddet cevap vermedi, hareket edemedi, dizleri titriyordu. Efendinin yanma giridiğinde gözlerini kaldırıp bakamıyordu; nihayet, işte o mutluluk müjdesini alma dakikası gel­mişti!..
Efendi kesik kesik başladı:
- Ferhunde! Sen Hesna ile beraber büyüdün, seni şimdiye kadar evden ayrı tutmadım, sen de hepimizin memnuniyetini kazandın.
Ferhunde nefes alamıyordu, efendi devam etti:
- Şimdi Hesna yabancı bir eve gidiyor, orada yanın­da candan kimse bulunmayacak olursa pek ziyade sıkıla­cak. Nihayet düşündük, seni beraber göndermeye karar verdik, işitiyor musun Ferhunde? Hesna ile beraber gide­ceksin. Zaten senden eminiz, ona nasıl bağlılıkla hizmet edeceğini pek iyi biliriz. Sonra, bir iki sene sonra, hayırlı bir sırada, elbet sen de ödülünü görürsün, anlıyor musun Ferhunde?..
Ferhunde anlıyordu, ilerledi, efendinin eteğini öptü, şüpheli bir durumda  kalmaktan el­bette böyle açık bir vaat almak daha hayırlıydı. Bir iki se­ne sonra? Bir iki senenin ne önemi var? Göz açıp kapanıncaya kadar sene geçiyor. Hayırlı bir sıradan ne demek istediğini de anlamıştı, kendi kendisine “Ne olacak? Kü­çük hanımın bir çocuğu olunca…” diyordu.
Bu olaydan sonra Ferhunde’ye bir başka hafif­lik geldi, o güne kadar ufak bir korkusu vardı fakat bu defa işte emellerinin ufku­na açık seçik bir belli süreyle kesin bir ümit dikilmişti.
Düğünde Ferhunde’nin güya şahsiyeti çoğaldı, bir Ferhunde’den yüz Ferhunde çıktı; her tarafta ona rastlanıyor her iş başında o görü­lüyor. Bu düğün bir anlamda onun düğününün başlangıcıydı böyle telaş ve neşe dolu,  kalabalığın içinde koştukça kendisine de bir parça gelin oluyor gözüyle bakıyordu.
Ona hep çehizlik cariye ayırıcı sıfatıyla “Kalfa! Kalfa!..” diyorlar ve Ferhunde Kalfa etra­fında yükselen bu saygı seslenişleri arasında bir iki sene sonra bir hayırlı sırada yapılacak olan düğü­nünün hazzını bugünden duyarak düğün evini neşe ve telaşıyla dolduruyordu.
Bugünden sonra bekleyiş dönemi baş­ladı. Doğrudan doğruya sormaya cesaret edemez, bir kü­çük soru kelimesi emellerinin gizliliğine nüfuz edilmesine sebeb olacağından çekinerek sessizce bekler­di. Fakat günler aylar geçiyor, hâlâ o beklenen şeyden bir haber gelmiyordu. Bir gün kızararak, utanarak, her vakit her şey hakkında teklifsizce görüştüğü küçük hanımından bu defa sıkılarak sormaya cesaret etti: “Küçük hanımcığım, yapayalnız kaldık, bize ne vakit bir eğlence çıkacak?” Aldığı cevap hiç de hoş değildi: “Aman Ferhun­de, sen de, hiç yeni gelinliğimi bilmeyeyim mi?”
O gün Ferhunde’nin başına ağrı geldi, dilim dilim li­mon keserek kahveye batırdıktan sonra başına bağladı ve hep evin içinde akşama kadar böyle dolaştı. Artık zavallı kalbi isyan etmeye başlıyordu. Demek küçük hanım eskiyecek, ondan sonra çocuk doğacak, daha sonra Ferhunde düşünülecek?
Artık titizleşiyor, olmayacak bahanelerle kavgalar icat ediyor, damat bey biraz yüksek sesle bir şeyi söylese yukarıya çıkıp saatlerce ağlıyordu.
Bazen sabahları kalktığında yatağının içinde oturur ve uzun uzun düşünerek düğünden beri geçen zamanın he­sabını bulmaya çalışırdı. Kendi kendine “Mevlütten son­raydı, o sene yazın Kadıköyü’ne gittik, bir sene de Kanlı­ca’da kaldık, şimdi yine yaz geliyor…” diye seneleri birbi­rine ekleyerek bir gün bulmak ister, sonra “Üç sene… Üç sene olmuş…” nidasıyla hayreti­ni ifade ederken birden bir şey kalbini kıvırırdı: “Bir sene de yazı burada geçirdik. Demek dört sene oluyor. Dört se­ne! Küçük hanım hâlâ yeni gelinliğini bilecek.”
O vakit küçük hanıma düşman olur, o sabah aşağıya indikten sonra bütün hizmetini ters bir suratla, çatık kaş­larla görürdü.
Bir gün evin içinde bir olağanüstü haber duyuldu: “Gelin hanım gebe imiş!” denildi. Fer­hunde artık sıkılmadı; bu haberin doğrulu­ğundan emin olmak istiyordu, küçük hanımına koştu ve tereddüt etmeden, açıktan açığa sordu, ona gülerek: “Galiba!” cevabı verildi.
Ah! Bu belirsiz cevap onu nasıl üzdü, günlerce, haftalarca uykusu kaçtı. Nihayet haberin gerçekliği ortaya çıkınca Ferhunde’ye büyük bir kalb din­ginliği, gönülden bir güven geldi. Şimdi artık önünde şüpheli bir bekleyiş dönemi değil belli bir sü­re vardı.
Bütün eski faaliyetini, neşesini tekrar buldu. Artık küçük hanımın yanından ayrılmıyor, gözünün içine bakıyor, o merdivenlerden inerken kollarına girmek isti­yordu.
ikide bir de sorardı: “Daha ne kadar var, küçük ha­nım?.. Şimdi sekiz ay mı kaldı? Daha bir ay var, tam otuz gün desenize..!”
Bu bekleyiş heyecanı onu sarartıyor, kuvvetten düşürüyordu, artık bütün hayatı hastalıklı bir sinirlilik içinde hummalarla geçiyordu.
Çocuğu çıldırasıya sevdi, hemen bütün hizmetlerini üstüne aldı, hele çamaşırları yıkamak vazifesini herkesten esirgedi. Zıbınlarını, gömleklerini çitiledikçe ta çamaşır­lıktan sesi işitilirdi: “Sevsinler de sevsinler! Kendine göre çamaşırları da varmış…”
Fakat bütün bu muhabbetlerle beraber çocuk kendisi­ne bir mutluluk müjdesi getirmekte gecikiyor, Ferhunde ninni söyleyerek beşiği salladıkça aylar da birer birer geçerek o eski sene­lere karışıp gidiyordu.
O artık beklemez olmuştu, şimdi bir üzüntünün başlangıcındaki duy­gularının gevşemesiyle emellerine bir durgunluk ge­liyor, o ayakları gittikçe ağırlaşarak, endamı gittikçe çökerek evin içinde yorgun yorgun dolaşıyordu.
Ona artık Ferhunde Kalfa denilmiyor, Sabit Bey’in dadısı deniliyordu. Bu unvan başka ağızlara da yayılarak yavaş yavaş Ferhunde Dadı resmî unvanıyla tanınır oldu ve bu sanki onu yirmi sene ihtiyarlattı.
***
Bir bayram günü çocuğu dadısına uyarak büyük babasına gönderdiler. Dönerken büyük efendi dedi ki:
- Biraz dursana, Ferhunde!.. Senin hizmetlerine artık mükâfat zamanı geldi.
O zaman efendi çekmecesinin kapağını açtı, kalemini baş parmağının tırnağında çatlattı, bir kâğıt çekti ve dü­şüne düşüne, her kelime için kalemini dört beş kere hok­kasına batıra batıra, uzun uzun yazdı, tekrar okudu, ce­binden mührü çıkarıp mürekkepledi ve özenle kâğıda bastıktan sonra yaptıklarını izleyen çocuğa uzatarak:
-Al, Sabit! Dadına ver, artık rahat etsin. dedi.
Ferhunde o dakikaya kadar anlamamıştı, Efendi’nin bu sözü, gerçeği açıklamış oldu. O kadar duygulandı ki neşesinden ora­ya yığılıverecekti. Çocuğun elinden kâğıdı alarak efendisi­nin ayaklarına kapandı.
Demek o kadar zamandan beri beklenen mutluluk dakikası gelmişti. Demek o artık gelin olabilecek ve şimdi aralarında birkaç beyaz tel fark olunan saçlarını, bu kara şeyleri sarı, sapsarı, sırma gibi yapmak mümkün olacaktı.
O akşam Ferhunde bu mutlu­luk belgesiyle eve dönünce damat bey de bu­na kendi tarafından bir ödül payı daha ila­ve etmek isteyerek:
- Ferhunde Dadı, seni gelin etmek de benden, Sabit’i çabuk büyüt, mektebe verelim de… dedi.
Ferhunde’nin bir müddetten beri yavaş yavaş sönen, küllenen emellerinin ateşi üzerinden sanki bir rüzgâr geçmiş oldu, bu kâğıt parçası bütün tatlı düşlerinin gücünü diriltmiş, tazelemişti. Onu sandıktan, bohçaların arasın­dan çıkarıp öpüyor, derin derin es­rarlı anlamını düşünüyormuşçasına saatlerce bu yazılara bakıyordu… Sonra gidip gizlice bir aynada saçlarını mu­ayene ediyordu: Bir, iki, üç.. Oh! Şimdi onlardan birçok var­dı, fakat mademki boyayacak…
***
Sabit’in mektep meselesi iki büyük mateme karıştı: Büyük efendi ile büyük hanım birbirini takibeden sene­lerde düğün ihtimallerinin önüne set çeke­rek aileyi matemde bıraktılar. Bu iki darbe Ferhunde’nin emellerinde son kuvvetleri de ezdi. Artık bütün dünyaya, hatta o kâğıt parçasına küstü. Geceleri yatarken düşünmemeye, hayal kurmamaya çalışıyordu. Şimdi zavallı kalbinde her şeyi fena gösteren bir acılık vardı ve bu küs­künlük içinde, Sabit serpilip büyüdükçe, Ferhunde’nin omuzları daha fazla çökerek, adımları daha fazla ağırlaşarak, şakaklarında gittikçe beyaz teller ço­ğalıyordu.
Bir gece Hesna tiz bir kahkaha ile odasından çıkarak telaşla Ferhunde’yi çağırdı:
-Dadı! Dadı!..
Şimdi Ferhunde’ye o da dadı diyordu. Ferhunde yan­larına çıktığında Hesna Hanım’la damat bey hâlâ gülüyordu. Hesna Hanım dedi ki:
 -Dadı! Haberin var mı? Senin kısmetin çıktı.
Ferhunde hayretle baktı, inanamıyordu:
-A, inanmıyor musun, dadı? İşte bey söylüyor, seni Sabit’in lalası istiyormuş.
Ferhunde hiç cevap vermedi, çevrildi ve dışarıya çık­tı, kendi kendisine mırıldanırken arkasından işittiler: “Ta­mam!” diyordu. “Bekle bekle de lalaya var…”
Ferhunde’nin lalayı istemediğine kanaat getirilince bütün kolculara, eve gelip giden kadınlara,
komşulara haber verildi ki evde gelin edilecek bir çırak var. O günden sonra Ferhunde için hummalı bir yeni dönem başladı.
Evlilik meselesi tekrar can bulmuştu, hatta görücüler bile geldiler. Ama zaman geçiyor, beyaz teller acımasız bir inatla çoğalıyor ve Ferhunde hâlâ bekliyordu.
Bir gün Hesna Hanım dedi ki:
- Dadı! Bugün seninle nereye gidiyoruz, biliyor mu­sun? Sabit için kız bakmaya…
Ferhunde şaşırdı. Nasıl? Sabit Bey evlenecek kadar büyümüş müydü? O zaman zihninden hesap etti: Sabit için yir­mi ikisinde diyorlardı, düğünden dört sene sonra doğ­muştu. Hesna Hanım gelin olurken yirmisinde olduğunu zaten söylüyorlardı. Şu halde? hesabın so­nucunu bulamıyor, bu seneleri biri birine ilave ederek o dehşete düşüren toplama ulaşamıyordu, fakat ta kalbinin içinde bir ağ­lama düğümü duydu…
Ferhunde bu düğünde de koşacak kadar kuvvet bul­du. O kalabalığın arasında dolaştıkça bu defa “Güveyin dadısı! Güveyin dadısı” fısıltılarını işitiyordu. Bu gece odasına kapandı, senelerden beri ihmal edilerek terk olu­nan o artık eskimiş, sararmış, donuklaşmış kâğıt parçasını çıkarıp üzerine kapandı, ağladı, ağladı.
Bu düğün de geçmiş, aylar yine aralıksız akış zincirini sürükleye sürükleye Fer­hunde’nin saçlarına bir kar tabakası daha ilave etmişti. Bir gece yeni güvey-gelin dadılarını içeriye çağırdılar ve yal­varmaya başladılar: Lala şimdi de rica ediyor, onların başının etini yiyor, âhir ömrünün saatlerinin sakinliğini onların lütfundan bekliyordu. İkisi de Ferhunde’ye sarıldılar, sarkık yanaklarından öptüler, be­yaz, artık bembeyaz saçlarını okşadılar.
Ne iyi olacaktı! Lala ile Ferhunde’yi salıvermeyeceklerdi, onlar yi­ne burada oturacaklar, yeni çıkacak bebeğe bakacaklardı…
Gelin hanım gülerek doğacak bebeğe atfen “Değil mi, Ferhunde Bacısı” diyordu. Evet, artık bu yeni unvana az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra bebek çıkacak ve Ferhunde, artık Lala’ya gelin olmaya ikna edilen Fer­hunde bu bebeğin bacısı olacaktı!..
Düğün günü bütün ev halkının ısrarına karşı koyamayarak süslendi, köşeye oturtuldu. İşte, nihayet işte gelin olmuştu! Fakat saçlarını sarı, sapsarı, sırma gibi yapamamış, yapmak istememişti. Çün­kü onlar artık siyah değil, beyaz, bembeyaz, ipek gibi idi.
                                                                       —-
Kalfa: Eskiden saraylarda ve konaklarda hizmetlilerin başında bu­lunan kız ya da kadına verilen bir unvandır… Kalfalar çok küçük yaşlarda konaklara alınır ve evin düzenine uygun şekilde yetiştiri­lirler. Belli bir hizmet süresinden sonra çehizleri konak sahibi tara­fından hazırlanarak evlendirilirler.
Mantin: Canfes de denilen, tok, ince ipekli bir tür kumaştır. Fransızcadan dilimize geçmiş bir kelimedir.
Tirşe: Yeşil ile gök rengi arası bir renktir.
Lala: Eskiden zengin ailelerin erkek çocuklarını koruması ve kolla­ması için tuttukları bir çeşit erkek dadıdır.
Keşmir: Bir çeşit yünlü kumaş