Wednesday, February 7, 2018

[11. SINIF] Halit Ziya Uşaklıgil Hayatı Eserleri

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c42/c420160.pdf

[11. SINIF] Servet-i Fünun Edebiyatı'nda Roman

Romanın Tanımı ve Tarihçesi

Roman, en genel anlamıyla, insanların serüvenlerini, iç dünyalarını,
toplumsal bir olayı ya da durumu ayrıntılarıyla anlatan,
anlatım yolu olarak düz yazının kullanıldığı bir edebiyat türüdür.
Başka bir biçimde tanımlarsak roman, olmuş ya da olabilecek
olayları anlatan uzun soluklu edebiyat eseridir.
Klasik tanıma göre tür olarak romanın başlıca özellikleri şunlardır:
Uzundur.
Kişi sayısı çoktur.
Kişilerin, özellikle de baş kişinin yaşayışı ayrıntılı anlatılır.
Genellikle geniş bir zaman dilimini kapsar.
Olmuş ya da olabilecek olayları anlatır.
Romanın üç ana ögesi; olay örgüsü, karakter ve çevredir.
Romanda kişiler, genel olarak geniş bir zaman çerçevesinde,
hayatlarının akışı içinde işlenir.
Kişilerin, özellikle başkişinin karakterinin her yönü üzerinde
durulur, her şey ayrıntılarıyla anlatılır.
Kişilerin fizyolojik, psikolojik ve sosyal özellikleri ayrıntılı olarak
verilir.
Olaylar genellikle üçüncü kişi ağzıyla, kimi zaman da birinci
kişi ağzıyla anlatılır.

BILGI:
Roman Türünün Gelişimi: Roman, diğer edebiyat türleriyle
karşılaştırıldığında, oldukça yeni bir türdür. Roman türünün
ilk başarılı örneği sayılan ve Cervantes'in kaleme aldığı "Don
Kişot" 17. yüzyılın ürünüdür. Roman türü özellikle 18. ve 19.
yüzyıllarda gelişmiştir. Bu yüzyıllarda İngiltere, Fransa ve
Rusya romanın en geliştiği ülkeler olmuştur. Roman türünün
Batı ülkelerinde tanınan bazı yazarlarını sıralarsak İspanyol
edebiyatında Cervantes; Fransız edebiyatında Stendhal,
Balzac, Flaubert, Hugo, Zola; İngiliz edebiyatında Dickens,
Joyce, Woolf; Alman edebiyatında Goethe, Mann, Döblin;
Rus edebiyatında Gogol, Dostoyevski, Tolstoy akla gelen ilk
isimler olur.

BILGI:
Türk Edebiyatında Roman: 

Türk edebiyatında çağdaş
anlamda roman Tanzimat'tan sonra görülür. Tanzimat'tan
önce roman ve hikâye gereksinimini karşılayan halk
hikâyeleri, mesneviler, meddah hikâyeleri gibi nazım ve
nesir halinde eserler vardı.
Tür olarak roman edebiyatımıza Batı edebiyatından yapılan
çevirilerle girmiştir. Bu yoldaki ilk örnek Fransız yazarı
Fenelon'dan çevrilen "Telemak"tır. Bunu "Robenson Cruzoe",
"Monte Kristo", "Sefiller" gibi eserler izler. Edebiyatımızda
ilk yerli roman, Şemsettin Sami'nin "Taaşşuk-ı Talat
ve Fitnat" adlı eseridir. Namık Kemal'in "İntibah"ı ilk edebi
romanımızken aynı yazarın "Cezmi"si tarihi ilk romanımızdır.
Ardından Ahmet Mithat'ın "Hasan Mellah", "Felatun Beyle
Rakım Efendi" adlı eserleri gelir. Roman türü edebiyatımızda
en olgun ve en başarılı örneğini Servet-i Fünûn döneminde
verir. Halit Ziya Uşaklıgil'in "Mai ve Siyah", "Aşk-ı Memnu"
romanları her bakımından başarılı kabul edilen ilk büyük
örneklerdir.


Servet-i Fünûn Dönemi Romanı

Roman, Tanzimat Dönemi'nde çeviri ve yerli örneklerle
kendisini kabul ettirmiş bir türdür. Namık Kemal'le başlayan,
Recaizâde Mahmut Ekrem'le devam eden romanda
"sanatkârane bir üslup yaratma" eğilimi, Servet-i Fünûn
Dönemi'nde farklı bir çizgide gelişmeye devam etmiştir.
Dönemin yönetim şekli ve baskısı, sanatçıların toplumsal ya
da siyasal konuları ele almalarına izin vermemiş; aydın zümre
ve onların yaşamlarını anlatan romanlar yazılmıştır.
Servet-i Fünûn yazarları romanlarında ağır ve ağdalı bir dil
kullanarak kendilerinden önce ve sonra gelen romancılardan
ayrılmışlardır.
Edebiyatımızda "Sergüzeşt", "Araba Sevdası" ve "Zehra" ile
başlayan "gerçekçi roman" anlayışı bu dönemde de sürdürülür;
ancak romantizmin etkisi de tam anlamıyla kaybolmaz.
Romanda realizm, natüralizm ve romantizm akımlarının özellikleri
görülür. Örneğin "Mai ve Siyah" realist bir anlayışla yazılmışsa
da romanın kahramanı Ahmet Cemil romantiktir.
Hayal-gerçek çatışması, şiir ve hikâyede olduğu gibi romanının
da ana temasını oluşturmuştur. Kötümserlik, melankoli,
kaçış, yalnızlık, bunalım dönemin romanlarının ortak temalarıdır.
Görüldüğü gibi romanlarda da bireysel temalar ağırlık
kazanmıştır.
Servet-i Fünûn romancıları toplumsal çevreyi aile ile sınırlandırmış,
bütün olayları bu aile ortamı içinde yaratmışlardır. Doğal
olarak da roman kurgusunda çatışmayı sağlayacak olan
üçüncü kişi, yakın aile çevresinden biri olması zorunluluğu yaratmıştır.
(Aşk-ı Memnu'da Behlül, Eylül'de Necip karakterleri
bu seçimin sonucudur.)
Romanlarda genetik mirasın roman kahramanları üzerinde
yönlendirici bir etkisi vardır. Örneğin Nedime, annesi gibi veremden
ölür (Nedime). Bihter, önceden eleştirdiği annesi Firdevs
Hanım'ın yazgısına ortak olur. (Aşk-ı Memnu). Hacer,
zayıf bünyeli, kırılgan/küskün mizacıyla annesine benzer (Ferdi
ve Şürekası).
Romanlarda yer alan kişiler genellikle aydın çevrelerin insanlarıdır.
İyi eğitim almış, Batı kültürüyle yetişmiş, zengin ve elit
insanlar, onlarla aynı durumda olan çevreleri anlatılır. Sıradan
insanlar, romanlarda hep geri planda verilir.
Servet-i Fünûn romanlarında mekân, genellikle kapalı, dar
mekânlardır, bir labirent gibidir. Bu durum roman kahramanlarında
da hep bir köşeye sıkıştırılmışlık, kıstırılmışlık duygusu
yaratır. Örneğin, "Ferdi ve Şürekası"nda genç İsmail Tayfur
günlerini raflarla, iri kalın defterlerle dolu bir ofis odasında, tekdüze
hayattan bıkıp usanmış olarak geçirir. "Aşk-ı Memnu"da
Bihter yatak odasını "mezar" diye niteler. "Eylül"de Suat ve
Süreya yaşadıkları konağa "şu çöplük"der. Bu roman karakterlerinin
mekândan nasıl etkilendiklerini gösterir.
Servet-i Fünûn Dönemi'nde roman gerek kurgusu, gerek olay
akışı, gerekse tip ve karakter tahlilleri yönünden güçlenir. Bu
nedenle Türk edebiyatında gerçek romanın Servet-i Fünûn
Dönemi'nde başladığı söylenebilir. Romandaki tek kusur ağır
ve ağdalı bir üslup kullanılmasıyla ilgilidir. Dönemin en büyük
romancısı Halit Ziya da bu kusuru görmüş, romanlarını sadeleştirerek
yeniden kaleme alma gibi bir çalışma yapmıştır.


[11. SINIF] Servet-i Fünûn Dönemi'nde Hikâye

HİKAYENİN TANIMI VE TARİHÇESİ

Öykü ya da eski adıyla hikâye için değişik tanımlar yapılmıştır.
Bu tanımlardan bazıları şunlardır:
Hikâye, olmuş ya da olabilecek olayları anlatan kısa edebiyat
eseridir.
Hikâye, insan yaşamında değişik kesitler sunan, bunu yere ve
zamana bağlayarak anlatan kısa yazı türüdür.
Hikâye, olayları ve kişileri tek yönüyle ele alıp anlatan, romandan
daha kısa yazıdır.
Hikâyenin ne olduğunu anlamak için, önce yapısını oluşturan
ögeleri tanımak gerekmektedir. Her hikâyenin yapısını oluşturan
dört öge vardır: Kişiler, olaylar ve durum, yer, zaman. Her
hikâye bir olay ya da duruma dayanır. Bunlar çatışan güçler;
insanla insan, insanla hayvan, insanla doğa kuvvetleri, insanla
toplum olabilir. Durum ise bir şeyin içinde bulunduğu koşulların
tümüdür.
Hikâyenin temel ögelerden biri de insandır. Hikâyede ele alınan
kişiler, genellikle hayatlarının belli ve kısa bir anı içinde
izlenir. Kişilerinin yalnız bir yanı üzerinde durulur, ayrıntılara
inilmez.
Her hikâyenin bir iletisi vardır. İleti, bir olay ya da insanlık durumuna
dönüştürülerek verilir.
Hikâyelerde genel olarak iki anlatım yöntemi kullanılır: İlkinde
olaylar birinci kişi ağzıyla anlatılır. Birinci kişi, başından geçen
olayları, gözlem ve izlenimlerini, duygularını ya da içinde
bulunduğu bir durumu bize anlatır. Bu anlatıcı, her zaman
hikâyenin baş kahramanı olmayabilir, yardımcı kişilerden biri
de hikâyeyi anlatabilir. İkincisinde ise olaylar üçüncü kişi ağzından
anlatılır. Bu yöntemde hikâyeyi anlatan ortalıkta görünmez.
Hikâyeyle okuyucu arasına bir anlatıcı girmiştir.

BILGI:
Hikâye Türünün Gelişmesi: İtalyan yazarı Boccacio'nun
"Decomeron" adı hikâyeleri, bu türün ilk örnekleri olarak
kabul edilir. Hikâye, Avrupa edebiyatlarında en kalıcı örneklerini
19. yüzyılda yermiştir.
Türk edebiyatında "Dede Korkut Hikâyeleri", destandan
hikâyeye geçişin ilk ürünü kabul edilir. Edebiyatımızda
çağdaş hikâye 1870'lerde görülmeye başlar. İlk
hikâye örneğimiz de Emin Nihat'ın 1873'te yayımlanan
"Müsameretname"sidir. Yine Ahmet Mithat'ın yazdığı
"Leatif-i Rivayet"de ilk hikâye örneklerinden birisi olarak
kabul edilmektedir. Bu hikâyelerde topluluk önünde anlatılan
meddah hikâyesinin etkisi ve tekniği görülür. Bu türün
ilk sağlam ve güzel örneklerini Samipaşazade Sezai'nin
"Küçük Şeyler" adlı eserinde buluruz.
Servet-i Fünûn Dönemi'nin önemli çalışmalarından biri
hikâye türündedir. Bu dönemde verilen örnekler çağdaş
küçük hikâye türünün ülkemizdeki ilk örneklerindendir.
Milli Edebiyat Dönemi'nde Ömer Seyfettin gibi güçlü ve
büyük bir yazar, hikâye türünün gelişip yaygınlaşmasını
sağlamıştır. Cumhuriyet Dönemi'nde ise Sait Faik gibi büyük
hikâye yazarı yetişmiştir.

BILGI:
Dünya edebiyatında kullanılan hikâye türleri:
a) Olay Hikâyesi: Klasik öykü de denen bu türde, ağır basan
öge olaydır. Olayın akışıyla olayın zaman ögesi arasında
düzenli bir bağlantı vardır. Öykü, serim - düğüm - çözüm
bağlamı içinde oluşur. Bir olayı anlatarak okuyucunun ilgisini
canlı tutma, gerilim içinde yaşatarak sorunu çözme ve
aydınlatmaya yönelik bir özelliği vardır. Bu hikâye türünde
genel olarak olağanüstü bir olay ve olağanüstü kişiler
yer alır; öyle ki olay, olağanüstü bir kişiliği vurgulamak için
araç görevini görür. Ancak olayı kullanış amacı yazardan
yazara değişir. Kimi yazarlar olayı korku ve gerilim yaratma
ögesi olarak kullanır, kimileriyse bir gerçeği aydınlatmak
ya da bir kişiliği yansıtmak amacıyla kullanır.
Bu öykü türünün yaratıcısı Fransız yazarı Mauppassant'tır.
Bizim edebiyatımızda olay öyküsü örnekleri vermiş olan
başlıca yazarlar: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Yakup
Kadri, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Fakir
Baykurt ve Necati Cumalı'dır.
b) Durum (Kesit) Hikâyesi: Bir olaya yaslanmayan, bunun
yerine yaşamdan bir kesit sunan ya da belli bir insanlık
durumunu belli bir ortam içine veren hikâye biçimidir.
Olaysız ve gerilimsiz bir hikâye türüdür. Olayın, gerilimin
yerini belirli bir ortamdan kaynaklanan izlenimler ve çağrışımlar
alır. Herhangi bir durumdan yola çıkılır ya da günlük
yaşamın içine rastgele bir yerinden girilir. Bu hikâye
türünde belli bir serim - düğüm - çözüm aşamaları, bunları
hazırlayan uzun betimlemeler ve ipuçları bulunmaz.
Bu hikâye geleneğinin kurucusu Anton Çehov'dur. Türk
edebiyatında ise Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik
Abasıyanık durum öyküsünün ustaları kabul edilir.

Servet-i Fünûn Dönemi'nde Hikâye

Tanzimat Dönemi'nde Emin Nihat'ın yazdığı "Müsameretnâme"
ile başlayan modern Türk hikâyeciliği, Ahmet Mithat Efendi'nin
"Letaif-i Rivayet", Samipaşazade Sezai'nin "Küçük Şeyler",
Nabizâde Nazım'ın "Karabibik" adlı uzun öyküsüyle sürer.
(Karabibik, ilk köy romanı örneği olarak da kabul edilir.)
Tanzimat Dönemi hikâyeciliğinde hem romantizm hem de
realizm akımlarının etkisi vardır. Bunların hikâyeleri geleneksel
halk hikâyelerimizden ve Doğu masallarından bazı izler taşır.
Hikâye tekniğine uygun, modern anlamdaki hikâyenin en
güzel örneğini Samipaşazâde Sezai, "Küçük Şeyler"le verir.
Servet-i Fünûn edebiyatında hikâye alanında Halit Ziya Uşaklıgil,
Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu
ve Saffeti Ziya gibi sanatçılar örnekler vermişler. Bunların
hikâyeleri gerek kurgu, gerekse olay örgüsü yönünden
daha başarılı olmuştur. Hikâye alanındaki tek kusurları dili
ağır kullanmalarıdır.
Daha çok olay öyküsü (Mauppassant tarzı öykücülük) biçiminde
yazılan bu örneklerde serim - düğüm - çözüm bölümlerinden
oluşan klasik olay örgüsü kullanılır.
Servet-i Fünûn Dönemi hikâyelerinde aşk, ölüm, intihar, kıskançlık,
yalnızlık, karşılıksız aşk, ihanet, toplumdan kaçış,
hayal-gerçek çatışması gibi konular, karamsar bir çerçevede
ele alınır. Dönemin şiirine hakim olan umutsuz, karamsar
ve melankolik hava, hikâyelerde de görülür. Ancak Hüseyin
Cahit'in "Hayat-ı Hakikiye Sahneleri" ile Halit Ziya'nın bazı realist
hikâyelerini bunun dışında tutmak gerekir. Bunlar sosyal
konulu hikâyelerdir.
Servet-i Fünûn hikâyelerinde genellikle modern ve Batılı bir
yaşam biçimi anlatılır. Hikâyelerde İstanbul ve İzmir gibi büyük
kentler mekân olarak seçilir. Hikâyelerin büyük bölümünde
mekân kapalıdır, bu nedenle de psikolojik tahlillere ve tasvirlere
geniş yer verilir. Kapalı, dar bir sosyal çevrede bunalan
kişinin dünyası ve psikolojisi ayrıntılarıyla anlatılır. Dil, kentli
ve okumuş kesimin dilidir, anlatımda sanatkârane bir tarz dikkati
çeker.

BILGI:
Dönemin sanatçılarından Halit Ziya
"Hikâye" adlı bir çalışma yaparak
modern öykü ve romanın kurallarını
ortaya koymuştur. Bu çalışma edebiyatımızda
öykü ve roman kuramı
üzerine hazırlanmış ilk derli toplu
kitaptır.

Tanzimat ve Servet-i Fünûn Edebiyatı Hikâye - Roman Karşılaştırması

Tanzimat Roman ve Hikâyesi Servet-i Fünûn Roman ve Hikâyesi
"Sanat toplum içindir" anlayışıyla hareket etmişler, roman ve
hikâyede genel olarak toplumsal yararı gözetmişler, yanlış
Batılılaşma, batıl inançlar, kölelik, cariyelik, evlilik gibi sosyal
temaları ele almışlardır.
"Sanat, sanat içindir" anlayışına bağlı oldukları için roman ve
hikâyede toplumsal konuları ele almamışlar, yalnızlık, kaçış,
bunalım, aşk gibi bireysel temalara yönelmişlerdir.
Tanzimatçılar dilin sadeleştirilmesi gerektiğini düşündükleri
için süslü ve sanatlı bir anlatımdan kaçınmışlar, kısa ve anlaşılır
cümlelerle konuşma diline yaklaşmaya çalışmışlardır.
Servet-i Fünûncular roman ve hikâyede oldukça ağır ve sanatlı
bir dil kullanmış, bu durum da roman ve hikâyelerinin
en büyük kusuru olmuştur. Dil Arapça-Farsça sözcükler ve dil
kurallarıyla yüklüdür. Ancak dönemin yazarlarının bir kısmı bu
yanlışı görüp zaman içinde bu dil anlayışını bırakmıştır.
Tanzimat Dönemi yazarları Batı'nın roman ve hikâye türüyle
karşılaşan ilk kuşaktır. Bu nedenle yarattıkları yerli eserler,
birçok eksik ve kusuru barındırır, roman ve hikâye tekniği yönünden
zayıftır. Ayrıca Doğu hikâye tekniğinden de tam anlamıyla
kopamamışlardır.
Servet-i Fünûncular Batılı roman ve hikâyeyi köklü bir biçimde
tanımış ve sindirmişlerdir. Batı edebiyatı yolunda en olgun roman
ve hikâyeler bu dönemde yazılmıştır. Roman ve hikâye
teknik yönden kusursuz hâle getirilmiştir.
Roman ve hikâyede mekan, genel olarak İstanbul'dur. Kişilerse
aydın çevrelerden seçilmiştir.
Servet-i Fünûn Dönemi'nde seyahat yasağının olması nedeniyle
hikâye ve romanlarda mekan İstanbul olmuştur. Kişiler
yine aydın ve zengin zümrelerden seçilmiştir.
Tanzimat Dönemi yazarları roman ve hikâyede genel olarak
romantizm akımından etkilenmiştir. Namık Kemal, Ahmet
Mithat Efendi, Şemsettin Sami gibi yazarların hikâye
ve romanlarında romantik akım bütün özellikleriyle kendini
hissettirmiştir. Ancak Recaizade Mahmut Ekrem ve Nabizade
Nazım gibi sanatçılar realist bir anlayışla eser vermiştir.
Servet-i Fünûn hikâye ve romanları genel olarak realist bir
anlayışla kaleme alınmıştır. Anlatılan olay, yaratılan tip ve karakterlerin
günlük yaşamda rastlanabilir olmasına dikkat edilmiş,
yazar mümkün olduğunca olaylar ve kişiler karşısında
yansız bir tutum sergilemiştir. Olay akışına müdahale edilmemiş;
yazar, karakterlerini iyi ve kötü yanlarıyla bir bütün olarak
tanıtmıştır. Ancak özellikle tip ve karakterlerin seçiminde romantik
bir yaklaşımda bulunduklarını da söyleyebiliriz

[12. SINIF] II. YENİ

II. YENİ



İkinci Yeni Şiir Akımının Özellikleri
  • İkinci Yeni, 1950'den sonra Garip'e karşı doğmuş bir harekettir.
  • Garip şiiri, Varlık dergisinde Orhan Veli ve iki arkadaşının bir arada yayımladıkları şiirle hemen hemen aynı anda başlayıvermişti. İkinci Yeni şiirinde böyle bir iş birliği de eş zamanlılık da söz konusu değildir.1950'lerin başlarında "Yeditepe" ve "Pazar Postası" gibi dergilerde birbirinden habersizce şiir yayımlayan şairler arasında görülen ortaklık İkinci Yeniyi ortaya çıkarmıştır.
  • İkinci Yeni, Garipçilerin aksine ilk dönem şiirlerinde de birbirlerinden çok farklı olan ve bir manifesto çevresinde toplanmamış şairlerin tek tek arayış ve sezgileriyle orada burada dağınık uçlar vermiş, sonra sonra benzerlikleri dolayısıyla özellikleri belirtilmeye, kurallara bağlanmaya başlanmıştır.
  • İkinci Yeni'nin isim babası 1956'da Pazar Postası'nda yazdığı bir yazıyla eleştirmen Muzaffer İlhan Erdost olur.
  • İkinci Yeniciler I. ve Il. Dünya Savaşlarının ortaya çıkardığı bunalımdan dolayı ortaya çıkan dadaizmsürrealizm ve varoluşçuluk gibi akımlardan etkilenmişlerdir.
  • Garipçilerden olan Oktay Rifat da Perçemli Sokak kitabıyla İkinci Yeni hareketine uygun şiirler yazmıştır. Kemal Özer ve Ülkü Tamer gibi şairler de başlangıçta İkinci Yeni'den etkilenmiştir.
  • İkinci Yeniciler; Söz sanatlarına, alışılmamış bağdaştırmalara yer vermişlerdir.
  • Şiir işçiliğine önem vermiş, şiirin biçimine öncelik tanımışlardır.
  • Şiirde kullandıkları sözcükleri, sözcüklerin Türkçe olup olmamasına göre değil, çağrışım yüküne, geçmişine bakarak seçmişlerdir.
  • Şiirde hayal gücüne ağırlık vermişlerdir.
  • Dilin alışılmış kalıplarını yıkmaya çalışmışlardır.
  • Bireyin yalnızlığı ve bunalımını yansıtmışlardır.
  • Çağrışımlarla dolu estetik bir şiir dünyaları vardır. Şairlerin kendilerine has bir biçemleri (üslup) vardır.
  • Garip şiirindeki hikaye ögesini genel olarak dışlamışlardır.
  • Bilinçaltını yansıtmaya çalışmışlar, şiirde aklın, ahlaki kaygıların, her türlü sınırlamanın dışında bir anlayış sergilemişlerdir.
  • Uyaktan ölçüden uzak durmuş, serbest şiirler yazmışlardır.
  • Garip şiirindeki akılcılığın karşısına akıl dışı imgelere yer vermişlerdir.
  • Şiirle her şeyi söyleyebilmeyi, ifade edebilmeyi amaçlamışlardır.
  • Kendinden sonraki kuşakları imge anlayışı ve anlam bakımından etkilemiş bir harekettir.
  • Garip ve toplumcu gerçekçilerin şiirleri gibi kolayca anlaşılabilen bir şiir yazmışlardır.
  • Sözcükleri ilk anlamlarının dışında yan ve mecaz anlamlarıyla kullanmışlardır.
  • Hiç duyulmamış, yeni sözcükler oluşturmuşlardır. (Örneğin "üvercinka", "mısırkalyoniğne" vb.) Günlük konuşma dilinin yapısında bilinçli bozmalar yapmışlar, söz dizimini zorlamışlardır.
  • Garip şiiri gibi halk şiirinden ve folklorik ögelerden yararlanmayı özgünlüğü zedeleyeceği için doğru bulmamışlardır.
  • Şiir yazarken bir "konu"yu anlatmayı amaçlamazlar, şiir yazıldıktan sonra anlamların açığa çıkacağını savunmuşlardır.


1940-1950 arasında şiir dünyamızı yaygın bir moda halinde hükmü altına alan Garip şiiri, 1950'den sonraki örneklerinde yavaş yavaş kendini tekrarlamaya ve yozlaşmaya başlar. Bu şiire karşı 1950'de Hisar şairleri, 1954'te Attilâ İlhan tarafından yöneltilen eleştiriler ve daha çok da İlhan'ın imaja yeniden dönen şiirleri sonucunda Türk şiirinde yeni bir hareket doğar.
1954'te başlayarak 1960'lı yılların ortalarına kadar devam eden, daha doğrusu on yıllık bir süreci kapsayan bu hareket, Garip şiirinden sonra gelen ikinci önemli yenilik gibi düşünüldüğü için esasında yanlış bir şekilde II. Yeni Şiiri olarak adlandırılmış, bu ad sonradan yaygın bir şekilde kullanılır olmuştur.
Bu harekette şiir hem kendi içinde önemli bir değişmeye uğrar hem de alanını genişletir ve dışa açılır. II. Dünya Savaşının sona ermesinden sonra Türkiye'nin batıya, özellikle de Amerika'ya yaklaşması ve 1950'den sonra gerçek anlamda çok partili hayata geçiş ve Demokrat Parti iktidarını deviren askerî hareket sonucunda kabul edilen 1960 anayasasının getirdiği geniş özgürlük ortamı II. Yeni Şiirinin genişleme ve dünyaya açılmasında önemli rol oynayan siyasî ve toplumsal etkenler arasındadır.
Yeni tarzdaki şiir, 1954'ten itibaren Yedi Tepe, Pazar Postası, Salkım, Kimsecik ve Köprü gibi dergilerde, 1960'tan sonra da Yeni Dergi ve Papirüs'te kendini göstermiştir. Bu dergilerde herhangi bir bildiri veya ortak hareketle kendilerini takdim etmeksizin Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer'in benzer doğrultuda şiirleri yayımlanır. 1956'da yayımladığı Perçemli Sokak kitabıyla harekete katılan Oktay Rifat, kitabına II. Yeni Şiirinin teorik temellerini ortaya koymayı amaçlayan bir ön söz koyar.
Diğer şairler de şiirlerini daha sonraki yıllarda kitaplaştırırlar. Böylece 1957'de Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil, 1958'de Cemal Süreya'nın Üvercinka ve İlhan Berk'in Galile Denizi, 1959'da da Turgut Uyar'ın Dünyanın En Güzel Arabistanı, Sezai Karakoç'un Körfez, Ece Ayhan'ın Kınar Hanım'ın Denizleri ve Ülkü Tamer'in Soğuk Otların Altında adlı kitapları ard arda şiir okurunun karşısına çıkmış olur.
Garip şiirine bir tepki olarak doğan, 1960'lı yılların ortalarına kadar güçlü bir şekilde devam eden, hatta bazı çizgileri günümüz şairlerinde de yaşayan II. Yeni Şiiri, Garip şiirinden daha çok tartışılmış, lehinde ve aleyhinde çok şey söylenmiştir.
Esasen serbest çağrışıma dayanan ve bir bakıma Tanzimat'la başlayan romantik çizgiyi değişik bir biçimde yeniden canlandıran bu harekette şiir, bir anlam sanatı olmaktan çıkar ve bir görüntü sanatı haline gelerek imajist bir karakter kazanır.
Kelime ve kelimenin diğer kelimelerle ilişkisinden doğan karmaşık çağrışımlar alışılmadık görüntüler yaratır. Şairlerin kelimelerle çok oynaması, cümle yapısındaki bozmalar, mantık dışı söyleyişler ve soyutlamalar bazan aşırıya giderek ortaya "anlamsız şiir" denebilecek örnekler çıkar.
Bununla beraber II. Yeninin önde gelen şairleri kapalılığı daima önemsemekle birlikte, anlamsız şiire hiçbir zaman prim vermemişler ve bu şiirin aslında değişen toplumsal ve kültürel şartların ortaya çıkardığı karmaşık insanı, onun karmaşık ruh halini ve başta kadın ve cinsellik olmak üzere çeşitli sorunlarını anlatabilmek için böyle bir anlatıma yöneldiğini haklı olarak belirtmişlerdir.
Gerçekten de II. Yeni Şiiri, Garip Şiiri'nden daha ileri bir yeniliği gerçekleştirerek dilin anlatım imkânlarını olabildiğince genişletmiş, şiir cümlesinde büyük yenilikler yapmış ve sıradan gerçekliğin, görünen gerçekliğin ifadesi olmanın ötesine geçerek şiiri yeniden sanat kutbuna döndürmüştür.
Bu şiirin var oluşunda Gerçeküstücülüğün, Freud'un bilinçaltıyla ilgili görüşlerinin ve Marksizmin Garip Şiiri'ne kıyasla daha güçlü etkileri bulunduğunu belirtelim.
II. Yeninin önde gelen şairlerinden Cemal Süreya (1931-1989), zarif ve parıltılı şiirinin yanı sıra yazıları ve değerlendirmeleriyle de bu şiirin niteliğini en iyi ortaya koyan isimdir.
Şiire daha önce başlamış olmakla birlikte bir öncü olarak bu hareketi başlatan İlhan Berk (d. 1918) anlamsız şiire yaklaşan şiirleriyle bir farklılık gösterir.
Edip Cansever'in (1928-1986) ve Ece Ayhan'ın (1931-2002) şiirleri de kapalılıkta İlhan Berk'in şiirine yakındır. Son şiirlerinde Behçet Necatigil gibi Divan şiiri geleneklerinden de yararlanan Turgut Uyar (1927-1985) ise bu dönem şiirlerinde daha çok toplum ve törelerle çatışarak yenilgiye uğrayan insanın acılarını nisbeten açık bir dille anlatır.
Siyasal Bilgiler Fakültesinde okurken Cemal Süreya ile birlikte şiire başlayan Sezai Karakoç (d. 1933) da II. Yeninin güçlü ve etkili şairleri arasındadır. Dünya görüşü bakımından diğer şairlerden farklı olan Karakoç, İslâmî düşünceyi gerçeküstücülükle kaynaştıran, çarpıcı benzetme ve imajlarla yüklü kapalı bir şiir oluşturmuş ve din duygusunu taze bir ilhamla yeniden dirilterek birçok genç şairi etkilemiştir. Bu etki, şiirimizde Cahit ZarifoğluErdem Beyazıt ve Alaattin Özdenören gibi şairlerin elinde 1960'lı ve 1970'li yıllarda İslâmcı şiir denilebilecek bir şiir çizgisine yol açmıştır.
1950'li yılların sonlarında Hilmi Yavuz (d. 1936) ve Özdemir İnce (d. 1936), 1960'lı yıllarda da Ataol Behramoğlu (d. 1942), İsmet Özel (d. 1944), Süreyya Berfe (d. 1943) ve Refik Durbaş(d. 1944) gibi şairler genel olarak II. Yeninin etkisinde veya izinde kendilerine özgü bir şiiri geliştirirler. Bu isimler 1980'li ve 1990'lı yılların da önde gelen şairleri arasındadır. 
Şiirlerini esasen 1965'ten sonra yayımlayan Can Yücel (1926-1999) ve Osman Türkay (1927-2001) da devrin II. Yeni dışında ün kazanmış şairleri arasındadır. Bu iki şairden Can Yücel, siyasî şiirleri ve zaman zaman küfre kaçan ironik üslûbuyla, Osman Türkay ise Kıbrıs üzerine yazdığı şiirlerle dikkati çeker.




II. YENİ  -  TEMSİLCİLER

Ece Ayhan (1931-2002)

1931 yılında Muğla Datça’da doğan sanatçı, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiş ve bir süre çeşitli ilçelerde kaymakamlık yapmıştır. Memurluktan ayrılan Ece Ayhan hastalığı nedeniyle uzun süre yurt dışında tedavi görmüştür, beyninden birkaç kez ameliyat olmuştur. İlk şiiri 1954’te “Türk Dili dergisi”nde yayınlanan şair birçok dergide şiirler kaleme almıştır. Sekiz ay kaldığı belediyenin huzurevinde rahatsızlanmış ve kaldırıldığı hastanede 13 Temmuz 2002 tarihinde 71 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden olan sanatçı, İkinci Yeni ismi yerine, benimsediği bu anlayışa “Sivil Şiir” adını koymuştur.
  • Şairin şiirlerinde kendine özgü bir dili, biçim ve anlam kaygısından uzak bir üslubu vardır. Kullandığı dil Ece Ayhan’ın sanatının mihver noktasıdır. Dili garip kullanmış, cümleleri ters düz etme gibi oyunlara başvurmuş ve bu yönüyle “görüntücü imge ustası” olarak anılmıştır.
  • Aklın sınırlarını zorlayan, sürrealizme kayan bir üslup benimsemiş olan Ece Ayhan, dünyaya karanlık bir bakış açısı ile bakmış, ölüm ve arzunun birlikteliği ile örülmüş bir lirizm kullanmıştır.
  • “Kimsesizlerin, sokaklarda yaşayanların, açların ve parklarda barınanların, dışlanmışların, orta ikiden ayrılanların, kabadayıların, berduşların, kısacası tarih dışına düşürülen lümpenlerin yanında rahat ediyorum ben.” diyen şair marjinal, ters, aykırı bir şairdir.
  • Şiir dışındaki düzyazı eserlerinde, edebiyat, sanat, tarih, politika, ekonomi hakkındaki görüşlerine yer vermiştir. Bu yazılarındaki düşünceleri ile İkinci Yeni’nin en çok tartışılan sanatçılarından olmuştur.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • Şiirin anlaşılsın veya anlaşılmasın bir hayal sanatı olduğunu söyler.
  • Kendine özgü sözcük ve cümleler kullanmıştır. Dilin olanaklarını zorlamış, çok farklı imge dünyası oluşturmuştur. Söz diziminde farklılıklara gitmiştir. Kitap adları bile okuyucuya yadırgatıcı gelmiştir.
  • İkinci Yeni’nin biçim ve içerik yönünden en özgün şairlerindendir.
  • Aklın sınırlarını zorlayan, sürrealizmi çağrıştıran bir kurgu, karanlık bir bakış açısı vardır şiirlerinde.
  • İkinci Yeni şiiri yerine “Sivil Şiir”i önerdi ve kullandı. Sivil şiir, sıkı şiir, etik ve marjinallik (sıra dışı) gibi kavramlar üzerinde durmuştur.
  • Ameliyat geçirdiği İsviçre’deki anı ve günlüklerini “Defterler” adıyla yayımlamıştır.
Eserleri:
  • Şiir: Kınar Hanım’ın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar, Devlet ve Tabiat, Yort Savul (Toplu Şiirler), Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır, Sivil Şiirler, Son Şiirler
MOR KÜLHANİ
1.Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
2.Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler
3.Şiirimiz gül kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler
***


İlhan Berk (1918-2008)

1918’de Manisa’da doğan sanatçı, ilk ve orta okulu doğduğu kentte tamamlamıştır. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu’nu ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirmiş ve çeşitli illerde Fransızca öğretmenliği yapmıştır. Ankara’da Ziraat Bankası Yayın Bürosu’nda çevirmen olarak çalışmıştır. Emekliliği 1969 yılındadır. İlk şiiri Manisa Halkevi Dergisi’nde yayımlanan şair, emekliliğinden sonra şiir ve yazı yazmaya yönelmiştir. 28 Ağustos 2008 yılında 90 yaşındayken Bodrum’da yaşamını yitirmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • İlk defa 1935 yılında kitaplaştırdığı ilk şiirlerinde hece veznini ve kafiyeyi kullanmış, yıllar geçtikçe serbest şiire yönelerek nesre yaklaşan, çağrışımların bol olduğu, anlamsız, kapalı bir şiir anlayışı oluşturmuştur.
  • “Bunları düzyazıda bol bol bulabiliriz. Bir şiirde bizi alıp götüren yapının büyük uyumudur.” diyerek düşünce ve konunun sadece düzyazıda bulunabileceğini söylemiş ve şiirde konuyu önemsememiştir. Bir ara şiirde tamamıyla konuyu yok etme girişimlerinde bulunmuştur.
  • Şiirlerinde maddecilik ve erotizm vazgeçilmez iki öğedir.
  • Şiiri düzyazıya yakınlaştıran örneklerin yanında, Doğu şiirinin klasik kalıplarını da denemiş, beyit ve türkü biçimlerinden de yararlanmıştır. Gazel İlhan Berk’e göre “modern” bir türdür.
  • Ankara’da apartmanların zilini çalıp karşısına güzel bir bayan çıktığında “Ünlü şair İlhan Berk burada mı oturuyor?” diye sorarak kendisinin reklamının yaptığı söylenmektedir.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • Şiiri değişik evrelerden geçmiştir. Çeşitli ödüller almıştır.
  • Onun şiirlerinde İkinci Yeni’nin anlayışına rağmen folklora ait unsurlar vardır.
  • Şiirlerinde geçmiş, mitoloji, zengin çağrışım vardır. Her şeyi kendine göre yorumlar.
  • Sanatında, dilinde, anlayışında hep değişim içindedir.
  • “Şiir anlam için yazılmaz” görüşünü ısrarla savunmuştur. Soyut şiiri uç noktalara taşımıştır.
  • Gündelik yaşayış sahnelerinin tasvirinden, zamanla nesre yaklaşan bir üslubu vardır.
  • Zengin çağrışımlara, anlamsız ifadelere, yoğun telmihlere yer verir.
Eserleri:
  • Şiir: Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı Köroğlu, Galile Denizi, Çivi Yazısı, Otağ, Mısırkalyoniğne, Âşıkane, Taşbaskısı, Şenlikname, Atlas, Kül, İstanbul Kitabı, Kitaplar Kitabı, Deniz Eskisi (Şiirin Gizli Tarihi’ni de içerir.), Delta ve Çocuk, Galata, Güzel Irmak, Pera, Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum, Avluya Düşen Gölge, Şeyler Kitabı Ev, Çok Yaşasın Sayılar…
  • Anlatı: Uzun Bir Adam
  • Çeviri: A. Rimbaud, Seçme Şiirler, Dünya Edebiyatında Aşk Şiirleri, Dünya Şiiri
  • Antoloji: Başlangıcından Bugüne Beyit Mısra Antolojisi, Aşk Elçisi
  • Diğer: Şifalı Otlar Kitabı, El Yazılarına Vuruyor Güneş, E. Pound: Seçme Kantolar, Şairin Toprağı
NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM NE BÖYLE AYRILIKLAR
Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm
Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları (İlhan BERK)


Cemal Süreya (1931-1990)

1931 yılında Erzincan’da doğmuştur. Asıl adı Cemalettin Seber’dir. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitiren sanatçı, branşıyla alakalı olarak devlet kademelerinde çok çeşitli işlerde çalışmış, 1982’de maliye müfettişliğinden emekli olmuştur. Çok çeşitli dergiler çıkartan, yayınevlerinde danışmanlık, ansiklopedilerde redaktörlük, çevirmenlik de yapan Cemal Süreya’nın İlk şiiri 8 Ocak 1958’de Mülkiye dergisinde çıkmıştır. Birçok dergi ve gazetede yazıları yayınlanan sanatçı, 9 Ocak 1990’da İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • İkinci Yeni’nin en tanınmış şairlerinden olan Cemal Süreya, ayrıca bu anlayışın da en önemli kuramcılarından sayılır.
  • İkinci Yeni anlayışına katılmasına rağmen geleneğe karşı olmamış, şiirlerinde geleneğin değerlerinden geniş ölçüde yararlanmıştır.
  • “Şiir anayasaya aykırıdır.” diyerek ironik bir bakış açısıyla şiirin hiçbir mantık ve düzene uymayacağını söylemiştir.
  • Kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirmiş; çarpıcı, yoğun imgelerle, bilgi birikimini sentezleyerek başarılı eserler vermiştir.
  • Çevresini toplumsal gerçekliğe açık bir görüşle ve ironik bir üslupla anlatmıştır. Orhan Veli geleneğinden etkilenerek yararlandığı nükteli söyleyiş, son şiirlerinde etkisini kaybetmeye başlamıştır.
  • Sözüne son derece sadık olan sanatçı, “Süreyya” olan soyadını, Eskişehir Vergi Dairesi’nde çalışan Üvercinka adını verdiği uzun boylu, beyaz tenli, güvercin şahnişli sevgilisiyle girdiği iddia sonucu Y harfini kaybederek “Süreya” ya çevirmiştir.
  • Toplumculara göre kapalı yazdığı düşünülen şair, İkinci Yeni sanatçılarıyla kıyaslandığında oldukça açık bir söyleyişi benimsemiştir. Modern ressamlar gibi soyutu somutlaştırma eğilimine gitmiştir.
  • Cemal Süreya şiirlerinde hareket halindeki her şeyi anlatmış, yaşayan insanın her yönüne değinmiştir.
  • İlk şiirlerinde biçime önem verdiğini, sonraları ise insanî bir öze yöneldiğini söyleyen şair, eserlerinde aşk ve cinselliği de kendine özgü bir anlatımla dışavurmuştur. Bütün sevgililerine “Annem çok küçükken öldü / Beni öp sonra doğur beni” diye seslenir.
  • Üslup yönünden de diğer şairlerden ayrılan Cemal Süreya, kullandığı halk dili ve biçime verdiği önemle ön plana çıkmıştır.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • Asıl adı Cemalettin Seber’dir.
  • İlk şiiri Şarkısı Beyaz 1953’te yayımlandı. Papirüs dergisini çıkardı.
  • Lirizm ve erotizm onun şiirinin özelliğidir.
  • Geleneğin, şiiri sınırlayacağı düşüncesindedir. Buna rağmen geleneği şiirde en iyi kullanan şairlerdendir. Folklorun, halk deyimlerinin şiirin kanat çırpmasını önlediğini savunur.
  • Dil, hayal ve resim ayırıcı rol oynar. Modern şiirimizin ressamıdır adeta. Mizah ve ironiye sıkça yer verir.
  • Toplumsal değerlere uzak düşmemiştir. Şiirin “anayasaya aykırı” olduğunu söyler.
  • Pazar Postası’nda Osman Mazlum imzasıyla yazılar, eleştiriler yazmıştır.
  • Özgün bir imge dünyası vardır: Kırmızı bir kuştur soluğum…/ Zurnanın ucunda yepyeni bir Çingene…/ Sen çıkardın utancını duvara astın…/ Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu…
Eserleri:
  • Şiir: Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Sevda Sözleri, Sıcak Nal, Güz Bitiği
  • Düzyazı: Aydınlık Yazıları / Paçal, Oluşum’da Cemal Süreya, Papirüs’ten Başyazılar, Güvercin Curnatası
  • Deneme: Şapkam Dolu Çiçekle, Günübirlik, 99 Yüz, 999. Gün / Üstü Kalsın, Folklor Şiire Düşman, Uzat Saçlarını Frigya
  • Mektup: On üç Günün Mektupları
  • Antoloji ve çevirileri: Mülkiyeli Şairler, 100 Aşk Şiiri
Beni Öp Sonra Doğur Beni
Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında.
Ovadan
gözü bağlı bir leylâk kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi.
Taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.
Sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı.
Ve kuşlara doğru
fildişi: rüzgârın tavrı.
Dağ: güneş iskeleti.
Tahta heykeller arasında
denizin yavrusu kocaman.
Kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
-uykusuzluğun sütlü inciri-
kovanlara sızmıyor.
Annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.      ( Cemal Süreya)

Turgut Uyar (1927-1985)

4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğan sanatçı, babasının mesleği nedeniyle ilk öğrenimini çeşitli kentlerde tamamlamıştır. 1946’da Bursa Işıklar Lisesi’ni, 1947’de Askeri Memurlar Okulu’nu bitirmiştir. Bir süre orduda subay olarak görev yaparak 1958’de ordudan ayrılmıştır. Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları Ankara Bürosu ile Sanayi Bakanlığı’nda çalışmış, 1968’de emekliye ayrılmıştır. İlk şiiri 1947’de Yedigün dergisinde çıkan sanatçı yaşamını serbest yazar olarak sürdürmüş ve 1969’da öykü yazarı Tomris Uyar ile evlenmiştir. 22 Ağustos 1985’te İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • Arz-ı Hal şiir kitabından başlayarak halk deyişleri ile yüklü, ölçülü ve uyaklı yazdığı ilk şiirlerinde kişisel yaşantısını ön planda tutmuş; aşk, ölüm, ayrılık temalarını işlemiştir.
  • İlk şiirlerinden sonra kaleme aldığı eserlerinde toplum ve törelerle çatışan bireylerin yenilgisini, kurtuluş çabalarını araştırmış ve şiirde konudan, hikâyeden uzaklaşarak II. Yeni’nin önde gelen savunucularından olmuştur.
  • Simgeci söyleyişi, yoğun hayal gücü, şaşırtıcı tamlamalar kullanması onun İkinci Yeni’nin başarılı şairleri arasında olmasını sağlamıştır.
  • Sanat yapıtlarından fayda ummanın anlamsızlığını savunan şair, insanlar gibi şiirin de bir “çıkmaz” içerisinde olduğunu dile getirmiştir.
  • Şiir ve düzyazı ayrımını ortadan kaldıran, uzun şiirler yazan şair lirik şiirin sınırlarını zorlamıştır.
  • Güzel bir dizeyi yanlışlıkla yazdığı zaman “Ay, kalemimden kaçmış!” demektedir.
  • Eserlerinde Halk şiiri ve Divan şiiri biçimlerinden de yararlanan, şiirini geliştirmeyi amaçlayan sanatçı “Divan” adlı kitabında gazel tarzını yeni şiire uygulamaya çalışmıştır.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • İlk şiiri 1947’de çıktı. Şiirlerinde değişik aşamalar vardır. Önceleri hayatı anlatır, sonra insanın iç gerçeğini anlatmıştır. Şiirlerinde toplum ve gelenekle çatışan kişi yer alır.
  • Dizeleri uzundur. Şiirle düz yazı arasındaki ayrımı kaldırmıştır. İkinci Yeni’nin öncü isimlerindendir.
  • Sonraki dönemlerinde kapalı şiirler de yazan sanatçıda daima yücelik duygusu vardır. Şiirlerinde çeşitli biçimler denemiştir. “Arz-ı Hal”deki şiirlerinde geleneksel şiir unsurlarından yararlanmıştır. İmge, çağrışım, soyutluk ve kapalı anlatım şiirlerinin özelliğidir.
Eserleri:
  • Şiir: Arz-ı Hal, Türkiye’m, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Tütünler Islak, Her Pazartesi, Divan, Toplandılar, Kayayı Delen İncir, Dün Yok mu, Büyük Saat
  • İnceleme: Bir Şiirden
GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları  da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım (Turgut UYAR)

Sezai Karakoç (1933-…)

1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuş olan sanatçı, parasız yatılı olarak Gaziantep Lisesi’nde okumuş ve 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nden mezun olmuştur. 1956-1965 yılları arasında Maliye müfettiş yardımcılığı ve gelirler kontrolörlüğü görevlerinde çalışmış ve temmuz 1965’te memurluktan ayrılarak gazetecilik ve yayıncılık işlerine yönelmiştir. Diriliş dergisini yayımlayan sanatçı, 1971’den sonra kısa bir süre için Gelirler Genel Müdürlüğü’nde çalışmış, tekrar devlet memurluğu görevinden ayrılarak gazetecilik ve yayıncılığa devam etmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • İkinci Yeni şairleri arasında kendine özgü imgelerle, mistik ve İslamî içeriğe yer veren şiirleri ile dikkat çekmiştir.
  • Din ve inanç yoluyla fizik ötesi kaygıları yenmiş mistik bir şair olan Karakoç; anlatımdaki kapalılık, karanlık imaj evreninden dolayı İkinci Yeni sayılmaktadır.
  • Şiirlerinin en önemli noktasını özü olarak gören şair, şiirlerinde ölüm ve kadın konusuna çokça yer vermiştir. Bir ülke düşler. O ülkede gül kurtarıcı bir imgedir.
  • Şiirlerinde kutsal kitaplardaki kıssaları çağdaş bir anlatımla okuyucusuna sunması, modern Fransız şiirinden ve dinsel kaynaklardan yararlanması onun büyük bir bilgi birikiminin olduğunu göstermektedir.
  • İlk şiirlerinde heceyi kullanan, daha sonraları serbest şiire yönelen şair 1952 yılında kaleme aldığı, edebiyatımızın unutulmaz aşk şiiri “Mona Rosa” ile geniş kitleler tarafından tanınmıştır. Bu şiir 50 yıl boyunca kitap haline gelmemesine rağmen, fotokopiyle çoğaltılarak yüz binlerce insan tarafından okunarak bir rekora imza atmıştır.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • İkinci Yeni akımında kendine ayrı bir yer edinmiştir. “Diriliş” dergisini çıkarmıştır.
  • Şiirlerinde İslami düşünceyi modern şiirdeki gerçeküstücülükle kaynaştırmıştır. Mistisizmden, evliya-enbiya kıssalarından yararlanmıştır.
  • Çarpıcı benzetme ve imgelerle, denenmemiş sentezlere ulaşmıştır. Yeni, kapalı ve karanlık bir imge evreni vardır. Cemal Süreya onun şiirleri için “kırık bir Verlaine” demiştir.
  • 2007’de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görüldü.
Eserleri:
  • Şiir: Hızır’la Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Körfez, Şahdamar, Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı, Alın Yazısı Saati, Monna Rosa, Karayılan, Gün Doğmadan (Şiirlerin Toplu Basımı)
  • Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslâm’ın Şiir Anıtlarından
  • Deneme: Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, Dişimizin Zarı, Eğik Ehramlar
  • Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I-II-III-IV, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, Yitik Cennet, Makamda, İslâm’ın Dirilişi, Gündönümü, Diriliş Muştusu, İslâm, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Düşünceler I-II, Dirilişin Çevresinde, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III, Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II, Unutuş ve Hatırlayış, Varolma Savaşı, Çağdaş Batı Düşüncesinden, Çıkış Yolu I-II-III
  • İnceleme: Yunus Emre, Mehmet Akif, Mevlâna Piyes: Piyesler, Armağan Hikâye: Meydan Ortaya Çıktığında, Portreler
  • Günlük yazılar: Farklar, Sütun, Sur, Gün Saati, Gür
  • Röportaj: Tarihin Yol Ağzında
MONA ROZA
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar  (Sezai Karakoç)
***

Edip Cansever (1928-1986)

İstanbul’da doğmuş. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra Kapalıçarşı’da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başlamıştır. 1976’dan sonra yalnızca şiirle uğraşmıştır. İlk şiiri 1944’te İstanbul dergisinde yayınlanmıştır. Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçirerek, tedavi için getirildiği İstanbul’da 1986’da yaşamını yitirmiştir.
Edebi Kişiliği:
  • İkinci Yeni içinde en çok ve en uzun süre şiir yazan sanatçıdır. Çok değişik şiirler kaleme alıp, her şeyi denemesine rağmen bütün şiirlerinde ortak bir başarı yakalayamamış, bu nedenle “çok arayıp az bulan şair” olarak nitelendirilmiştir.
  • İlk gençlik şiirlerini 1947 yılında İkindi Üstü adlı kitabında toplayan şair; bu şiirlerinde varlıklı, her şeye yaşama sevinci ile bakan bir gencin avareliklerini, duygularını anlatmıştır.
  • 1954 yılında yayınladığı ikinci kitabı Dirlik Düzenlik’te ise kendine özgü bir şiir dili oluşturmuş; toplum eleştirisi için mizahı kullanan, düşünceyi dili içinde eritmiş bir üslupla okuyucusuna seslenmiştir.
  • 1955 yılından itibaren kapalı, tamamıyla soyut bir şiir anlayışına yönelmiş; 1963 yılından itibaren ise toplumcu, maddeci ve açık bir şiir ortaya koymuştur. “Şiiri akılla okumak” gerektiğini belirten şair uzun yıllar anlamsız şiirin karşısında olmuştur.
  • Her döneminde değişik bir üslup arayışına giren şair “Dize işlevini yitirdi.” diyerek çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • İlk şiiri 1944’te çıktı. Nokta adlı bir dergi de çıkarmıştır. İlk şiirlerinde şehir hayatının avareliklerini anlattı, 1954’ten sonra soyut şiire yöneldi. Şiirlerinde dize alışkanlığını kırar; öyküye, tasvire, diyaloglara yer verir. Tiyatrodan çok iyi yararlanmıştır. (Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup)
  • Divan şiirinden de etkilenen şair, resmin anlatma olanaklarından yararlanır. Siyasi olaylardan, yönelimlerden uzak kalmıştır. Yaşadığı döneme, çağa yabancılaşan insanın bunalımlarını işlemiştir.
  • Şiirlerinde insanın iç dünyasını ele almış, oldukça uzun şiirler yazmıştır.
  • Varoluşçuluk akımının etkisinde kalan sanatçı; kişinin dünya karşısındaki yerini araştıran, düşünce yönü ağır basan şiirler yazmıştır.
Eserleri:
  • Şiir: İkindi Üstü, Dirlik Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Umutsuzlar Parkı, Petrol, Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Kirli Ağustos, Ben Ruhi Bey Nasılım, Sevda ile Sevgi, Şairin Seyir Defteri, Bezik Oynayan Kadınlar, Oteller Kenti
  • Düzyazı: Gül Dönüyor Avucumda, Şiiri Şiirle Ölçmek
YERÇEKİMLİ KARANFİL
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce. (Edip CANSEVER)

Ülkü Tamer (1937-…)

20 Şubat 1937’de Gaziantep’de doğan sanatçı, Robert Kolej’den 1958 yılında mezun oldu. Yayıncılık, oyunculuk ve çevirmenlik yaptı ve 1950’li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni’ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşeri trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970’lerden sonra toplumsal duyarlıklar da öne çıktı.
Edebi Kişiliği:
  • İlk şiiri 1954 yılında Kaynak dergisinde yayımlanan “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia” adlı eseridir.
  • Şiirleri 1954’den itibaren Kaynak, Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımlayan sanatçı, 1967’de Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı.
  • Ahmet Kaya’nın seslendirdiği “Üşür Ölüm Bile” ve “Gül Dikeni” şarkılarının sözleri Ülkü Tamer’e ait şiirlerden oluşmaktadır. Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği “Memik Oğlan”, “Güneş Topla Benim İçin” ve Grup Yorum’un “Düşenlere” isimli eserlerinin de söz yazarıdır.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • İlk şiirini 1954’te yayımladı.
  • Şiirlerinde bir çocukluk duyarlılığı vardır.
  • Son şiirlerinde halk şiirlerinin etkisi vardır.
Eserleri:
  • Şiir: Soğuk Otların Altında, Gök Onları Yanıltmaz, Ezra ile Gary, Virgülün Başından Geçenler, İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, Sıra Göller, Seçme Şiirler, Yanardağın Üstündeki Kuş
  • Öykü: Alleben Öyküleri
  • Anı: Yaşamak Hatırlamaktır
GÜNEŞ TOPLA BENİM İÇİN
Seher Yeli Çık Dağlara
Güneş Topla Benim İçin
Haber İlet Dört Diyara Canım
Güneş Topla Benim İçin
Umutların Arasından
Kirpiklerin Karasından
Döşte Bıçak Yarasından Canım
Güneş Topla Benim İçin
Seher Yeli Yar Gözünden
Havadaki Kuş İzinden
Geceleri Gökyüzünden Canım
Güneş Topla Benim İçin   (Ülkü Tamer)

Tevfik Akdağ (1932-1993)

29 Şubat 1932’de İzmir’de doğan sanatçı, ortaöğrenimini de burada tamamladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Bankacılık, müfettişlik ve yöneticilik yaptı. Sanatçı, 28 Eylül 1993’te İstanbul’da vefat etti.
Edebi Kişiliği:
  • İkinci Yeni’nin önde gelen şairleri arasında sayılmıştır.
  • İkinci Yeni’nin saklı sularından diye nitelendirilmiştir.
  • İkinci Yeni’ye bağlı, söyleyiş güzellikleri ve kıvraklıkları taşıyan şairliğini “Lâcivert Kanatlı Bir Kuştur Gece” kitabından sonra Papirüs, Türk Dili ve başka dergilerde sürdürmüştür.
  • Tevfik Akdağ, şiirlerini üç kitapta topladı:
  • Çıplak ve Sevinçle‘deki şiirlerinde özellikle belirginleşen siyasal-toplumsal tavırla Akdağ, İkinci Yeni anlayışı ile toplumcu-gerçekçi anlayış arasında bir köprü gibidir. Eski İnsan Sözleri‘nde ise insanı, ahlaksal çöküşü güncel ve genel bir düzlemde, kimi zaman ince bir yergiyle, kimi zaman ağır bir alayla yargılar.
Kısaca özetleyecek olursak;
  • İlk şiirleri 1952 yılında Mülkiye ve Türk Dili dergilerinde yayınlandı.
  • Sonraki yıllarda yazı ve şiirleri; Ataç, Mülkiye, Papirüs, Pazar Postası, Türk Dili, Varlık, Yeditepe, Yelken gibi dergilerinde yayımladı.
  • İkinci Yeni’ye bağlı, söyleyiş güzellikleri ve kıvraklıkları taşıyan şiirler yazdı.
Eserleri:
  • Şiir: Lacivert Kanatlı Bir Kuştur Gece, Çıplak ve Sevinçle, Eski İnsan Sözleri, Kıpırda Ey Karanlık


Monday, September 19, 2016

TANZİMAT FERMANI

TANZİMAT FERMANI
 “Mülkü elinde tutan her şeye kadirdir. Yenilik ve değişme her ne varsa yine mülkü elinde tutan Allah sayesinde olacaktır”
Herkese malum olduğu üzere, Devlet-i Aliyyemizin kuruluşundan beri, yüce Kur’an’ın hükümlerine ve şer’i kanunlara kemaliyle uyulduğundan, ulu saltanatımızın kuvvet ve kudreti ve bütün halkının refah ve gelişmişliği istenilen dereceye ulaşmışken, yüz elli sene vardır ki, art arda gelen sıkıntılar ve çok çeşitli sebeplere dayalı olarak, ne Şer’i şerife ve ne yararlı kanunlara bağlı kalınmadığı ve uygun hareket edilmediği için, evvelki kuvvet ve gelişmişlik bilakis zayıflık ve fakirliğe dönüşmüştür. Halbuki şer’i kanunlar altında idare olunmayan memleketlerin payidar (sağlam, sürekli) olamayacağı açıktır. Tahta çıktığımız kutlu günden beri, hükümdarlığımızın hayırlı eserleri ile ilgili fikirlerimiz, sadece memleket ve çevresinin imarı ve halkın ve fakirlerin refahının artırılmasında yararlı işlerle sınırlı ve Devlet-i Aliyyemizin memleketlerinin coğrafi mevkiine ve halkın kabiliyet ve yeteneklerine göre lazım olan sebeplere girişildiğinde, beş on sene içinde Allah’ın yardımı ile arzu edilen noktaya ulaşılacağı açıktır. Allah’ın yardım ve inayetine güvenerek ve Cenab-ı Peygamberin ruhaniyetinin yardımını aracı kılıp ve ona bağlanarak, bundan böyle Devlet-i Aliyye ve Osmanlı ülkesinin iyi idaresinde bazı yeni kanunlar konulması gerekli ve önemli görülmüştür. İşbu gerekli kanunların esas maddeleri, can emniyeti ve ırz ve namus ve malın korunması ve vergi tayini ve askerlerin nasıl çağrılacağı ve askerliğin süresi hükümlerinden ibarettir. Şöyle ki, dünyada candan ve ırz ve namustan daha kıymetli bir şey olmadığından, bir adam onları tehlikede gördükçe, yaratılışında ve fıtratının özelliklerinde hainliğe eğilimli olmasa bile, can ve namusunun korunması için elbette bazı yollara teşebbüs edeceği açıktır. Bu hareketin devlet ve memlekete zarar verdiği açık olduğu gibi, bilakis bu hareket sahibinin, can ve namusundan emin olduğunda doğruluk ve sadakatten ayrılmayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine iyi hizmet etmek olacağı dahi açık ve bellidir. Mal emniyeti hükmünün eksikliği halinde ise, herkes ne devlet ve ne de milletine ısınmayıp, ne de mülkün imarına bakmayıp endişe ve ıstıraptan kurtulamaz. Bir diğer halde, yani mallarının ve mülklerinin tam bir emniyeti olduğunda, kendi işi ile geçim dairesini genişletmekle uğraşıp, kendisinde günden güne devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artıp, ona göre güzel hareketle çalışacağı şüpheden azadedir. Ve vergi tayini maddesi de bu aynı şekildedir. Çünkü, bir devlet memleketlerini korumak için elbette asker ve görevliye, vesair gerekli masraflara ihtiyacı vardır. Bu ise parayla yönetileceğine ve para dahi halkının vergisiyle oluşacağına göre, bir güzel yoluna bakılmak önemli hale gelmiştir. Gerçi daha öncelerde gelir olarak görülmüş olan tekel sıkıntısından elhamdülillah, Osmanlı memleketleri ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de, tahrib edici aletlerden olup, hiçbir zaman yararlı ürünleri görülmeyen “iltizamlar zararlı usulü” bugün yürürlüktedir. Bu ise bir memleketin siyasi sınırlarını ve mali işlerini bir adamın eline ve belki kahredici yıkıcı pençe-sine teslim etmek anlamına geldiğinden, o dahi eğer iyice bir adam değil ise hemen kendi çıkarına bakar, hareket ve tavırlarının çoğu haksızlık ve zulümden ibaret olur. Bundan sonra memleket ahalisinden her ferdin mülklerine ve gücüne göre bir uygun vergi tayin olunarak kimseden fazla bir şey alınamaması ve Devlet-i Aliyyemizin deniz ve karada askeri masrafları ve sairesi dahi olumlu kanunlar ile sınırlanmış ve belirlenmiş olup, ona göre icra olunması gereklidir. Asker maddesi dahi, yazıldığı üzere önemli maddelerdendir. Gerçi vatan muhafazası için asker vermek ahalinin görevlerinden ise de, şimdiye kadar cari olduğu gibi, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmayarak, kiminden tahammül derecesinden fazla ve kiminden noksan asker istenilmesi, hem düzensizliği ve hem tarım ve ticaretin faydalı işlerinin bozulmasını doğuran sebeplerden olduğu gibi, askerliğe gelenlerin ömürlerinin sonuna kadar kalmaları dahi, usanma ve nesil yetiştirmenin üremenin kesilmesini gerektirmekte olmasıyla, her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak askerler için bazı güzel usuller ve dört veyahut beş sene müddeti içinde dahi bir değişme yolu oluşturulması ve konulması halin gereğindendir.
Velhasıl, bu nizami kanunlar hasıl olmadıkça, kuvvet elde edilmesi ve gelişmişlik ve asayiş ve rahatlık mümkün olmayıp, hepsinin esası dahi açıklanmış maddelerden ibarettir. Bundan sonra suçluların davaları şer’i kanunlar gereğince alenen incelenip hüküm verilmedikçe, hiç kimse hakkında gizli ve açık idam ve zehirleme muamelesi caiz değildir ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulamaz ve herkes mal ve mülklerine tam bir serbestlikle malik ve tasarrufa ehildir, ona kimse müdahale edemez. Firarda birinin açığa çıkmamış suçu ve kabahati olduğunda onun mirasçıları, o suç ve kabahatten uzak olup suçlanamayacaklardır. Onun malı müsadere edilemez, mirasçıları mirastan mahrum edilmezler. Yüce saltanatımız halkından olan Müslüman ahali ve diğer milletlere, bu müsaedelere istisnasız mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden şer’i hüküm gereğince bütün Osmanlı memleketleri ahalisine tarafımdan tam bir emniyet verilmiştir. Diğer hususlara dahi oy birliği ile karar vermekle görevli olan Meclis-i Ahkam-ı Adliye (kanun ve nizamname çıkarmak için oluşturulmuş meclis) üyeleri dahi gerektiği kadar artırılarak ve vekiller (bakanlar) ve üst dereceli devlet adamları dahi belli günlerde orada toplanarak ve tama-mı fikir ve görüşlerini hiç çekinmeden serbestçe söyleyerek, işbu can ve mal emniyeti ve vergi tayini konularına dair gerekli kanunları yapacaklardır. Askeri düzenlemeler (tanzimat-ı askeriyye; tanzimat kelimesi sadece burada geçmektedir.) konusu dahi Bab-ı Seraskeri (Genel Kurmay Başkanlığı) şurasında görüşülüp, her bir kanun kararlaştırılmış oldukça hatt-ı hümayunumuz ile tasdik ve teşvik olunmak için tarafımıza arz olunsun. İşbu şer’i kanunlar sadece, din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için konulacak olduğundan tarafımızdan, hilafına hareket edilmeyeceğine söz verilip, Hırka-i Şerife odasında bütün ulema ve vekiller hazır oldukları halde, yemin dahi olunarak ulema ve vekiller dahi yemin ettirilip, ulema ve vezirlerden kim olursa olsun, şer’i kanunlara muhalif hareket edenlerin kesinleşmiş kabahatlerine göre layık oldukları cezalandırmaya hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası için, ceza kanun-namesi dahi tanzim ettirilsin. Bütün memurların şimdiki halde, yeterli maaş alamayanlar var ise, onlar dahi düzenleneceğinden, şer’en yasak olup mülkün bozulmasının büyük sebeplerden olan rüşvet kötülüğünün bundan sonra ortadan kaldırılmasının dahi bir güçlü kanun ile sağlanmasına bakılsın.
Ve bu açık durum eski usulü tamamen değiştirip yenilemek demek olacağından, işbu irade-i şahanemiz Dersaadet (Başkent, İstanbul) ve bütün Osmanlı memleketlerimiz ahalisine duyurulacağı gibi, dost devletlere dahi bu usulün inşaallahu Taala sonsuza kadar var olacağına şahid olmak üzere İstanbul’da bulunan bütün sefirliklere dahi resmen bildirilsin.

Hemen Rabbimiz Taala Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu tesis edilen kanunların aksine hareket edenler, Allahu Taala Hazretlerinin lanetine mazhar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar, Amin. 3 Kasım 1839

Thursday, March 24, 2016

Monday, December 21, 2015

TÜRK EDEBİYATI-ÖDEV (21/12/2015)

Dede Korkut Hikayeleri hakkında bilgi toplayınız.
Aşağıdaki hikayeyi şu başlıklar altında inceleyiniz
1- Olay Örgüsü
2-Özet
3-Yazar-Anlatıcı İlişkisi
4-Anlatıcının Bakış Açısı
5-Kişiler
6-Yer
7-Zaman




DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN
Bir gün Kam Gan oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştı. Şami otağını yer yüzüne diktirmişti Alaca gölgeliği gök yüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek halıcığı döşenmişti. Hanlar hanı Bayındır yılda bir kerre ziyafet verip Oğuz beylerini misafir ederdi. Gene ziyafet tertip edip attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirmişti. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuştu. Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin demiştir. Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, oğlu kızı olmayana Allah Taala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bilsin demiş idi.

Oğuz beyleri bir bir gelip toplanmağa başladı. Meğer Dirse Han derlerdi bir beyin oğlu kızı yok idi. Söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Serin serin tan yelleri estiğinde
Sakallı boza çalan çayır kuşu öttüğünde
Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda
Büyük cins atlar sahibini görüp homurdandığında
Aklı karalı seçilen çağda
Göğsü güzel koca dağlara gün vuranca


Bey yiğitlerin kahramanların birbirine koyulduğu çağda sabahın ilk aydınlığında Dirse Han kalkarak yerinden doğrulup, kırk yiğidini beraberine alıp Bayındır Han'ın sohbetine geliyordu. Bayındır Han'ın yiğitleri Dirse Han'ı karşıladılar. Getirip kara otağa kondurdular. Kara keçe, altına döşediler. Kara koyun yahnisinden önüne getirdiler. Bayındır Han'dan buyruk böyledir hanım, dediler. Dirse Han der: Bayındır Han benim ne eksikliğimi gördü, kılıcımdan mı gördü. soframdan mı gördü, benden aşağı kimseleri ak otağa, kızıl otağa kondurdu, benim suçum ne oldu ki kara otağa kondurdu dedi. Dediler: Hanım, bugün Bayındır Han'dan buyruk şöyledir ki oğlu kızı olmayana Tanrı Taala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz demiştir dediler.Dirse Han yerinden kalktı, der: Kalkarak yiğitlerim yerinizden doğrulun, bu garaip bana ya bendendir ya hatundandır dedi.

Dirse Han evine geldi. Çağırıp hatununa söyler, görelim ne söyler:
Deyiş Der:

Beri gel başımın bahtı evimin tahtı
Evden çıkıp yürüyünce servi boylum
Topuğunda sarmaşınca kara saçlım
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım
Çift badem sığmayan dar ağızlım
Kavunum yemişim düvleğim
Görüyor musun neler oldu


Kalkarak Han Bayındır yerinden doğrulmuş, bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ diktirmiş, oğulluyu ak otağa, kızlıyı kızıl otağa, oğlu kızı olmayanı kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin, onun ki oğlu kızı olmaya Tanrı Taala ona beddua etmiştir, biz de beddua ederiz demiş. Ben varınca gelerek karşıladılar kara otağa kondurdular, kara keçe altıma döşediler, kara koyun yahnisinden önüme getirdiler, oğlu kızı olmayana Tanrı Taala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bil dediler: Senden midir, benden midir, Tanrı Taala bize bir topaç gibi oğul vermez nedendir, dedi, söyledi:

Der:

Han kızı yerimden kalkayım mı
Yakan ile boğazından tutayım mı
Kaba ökçemin altına atayım mı
Kara çelik öz kılıcımı elime alayım mı
Öz gövdenden başını keseyim mi
Can tatlılığını sana bildireyim mi
Alca kanını yer yüzüne dökeyim mi
Han kızı sebebi nedir söyle bana
Müthiş gazap ederim şimdi sana


dedi.

Dirse Han'ın hatunu söylemiş, görelim ne söylemiş. Der: Hey Dirse Han, bana gazap etme, incinip acı sözler söyleme, yerinden kalk, alaca çadırını yer yüzüne diktir, attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç keş, İç Oğuz'un Dış Oğuz'un beylerini basma topla, aç görsen doyur, çıklak görsen donat, borçluyu borcundan kurlar, tepe gibi et yığ, göl gibi kımız sağdır, büyük ziyafet ver, dilek dile, olur ki bir ağzı dualının hayır duası ile Tanrı bize bir topaç gibi çocuk verir, dedi.

Dirse Han dişi ehlinin sözü ile büyük bir ziyafet verdi, dilek diledi. Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. İç Oğuz, Dış Oğuz beylerini basma topladı. Aç görse doyurdu. Çıplak görse donattı. Borçluyu borcundan kurtardı. Tepe gibi et yığdı, göl gibi kımız sağdırdı. El kaldırdılar, dilek dilediler. Bir ağzı dualının hayır duası ile Allah Taala bir çocuk verdi. Hatunu hamile oldu. Bir nice müddetten sonra bir oğlan doğurdu. Oğlancığım dadılara verdi, baktırdı.

At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Her kemikli gelişir, kaburgalı büyür. Oğlan on beş yasma girdi. Oğlanın babası Bayındır Han'ın ordusuna karıştı.

Meğer hanım. Bayındır Han'ın bir boğası var idi, bir de erkek devesi var idi. O boğa sert tasa boynuz vursa un gibi öğütürdü. Bir yazın bir güzün boğa ile erkek deveyi savaştırırlardı. Bayındır Han kudretli Oğuz beyleri île temaşa ederdi. seyreder eğlenirdi.

Meğer sultanım, gene yazın boğayı saraydan çıkardılar. Üç kişi sağ yanından, üç kişi sol yanından demir zincir île boğayı tutmuşlardı. Gelip meydanın ortasında koyu verdiler. Meğer sultanım, Dirse Han'ın oğlancığı üç de kabile çocuğu meydanda aşık oynuyorlardı. Boğayı koyu verdiler; oğlancıklara koç dediler.

O üç oğlan kaçtı. Dirse Han'ın oğlancığı kaçmadı. ok meydanın ortasında baktı durdu. Boğa da oğlana sürdü geldi. Diledi ki oğlanı helak kılsın. Oğlan yumruğu ile boğanın alnına kıyasıya tutup vurdu. Boğa geri geri gitti. Boğa oğlana sürdü tekrar geldi. Oğlan yine boğanın alnına yumruğu île sert vurdu. Oğlan bu sefer boğanın alnına yumruğunu dayadı, sürdü meydanın basma çıkardı. Boğa ile oğlan bir hamle çekiştiler. İki kürek kemiğinin üstüne boğanın köpük bağlandı. Ne oğlan yener, ne boğa yener. Oğlan fikreyledi, der: Bir dama direk vururlar, o dama destek olur, ben bunun alnına niye destek oluyorum duruyorum dedi. Oğlan boğanın alnından yumruğunu giderdi, yolundan sövüldü. Boğa ayak üstünde duramadı, düştü tepesinin üstüne yikıldı Oğlan bıçağına el attı. boğanın basını kesti. Oğuz beyleri gelip oğlanın basma toplandılar, aferin dediler. Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, beraberine alıp babasına varsın, babasından oğlana beylik
istesin, taht alı versin dediler.

Çağırdılar. Dedem Korkut gelir oldu. Oğlanı alıp babasına vardı. Dede Korkut oğlanın babasına söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Der:

Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana
Taht ver erdemlidir
Boynu uzun büyük cins at ver bu oğlana
Biner olsun hünerlidir
Ağıllardan on bin koyun ver bu oğlana
Etlik olsun hünerlidir
Develerden kızıl deve ver bu oğlana
Yük taşıyıcı olsun hünerlidir
Altın başlı otağ ver bu oğlana
Gölge olsun erdemlidir
Omuzu kuşlu cübbe elbise ver bu oğlana.
Giyer olsun hünerlidir.


Bayındır Han'ın ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa öldürmüş senin oğlun, adı Boğaç olsun, adını ben verdim yaşını Allah versin dedi. Dirse Han oğlana beylik verdi, taht verdi. Oğlan tahta çıktı, babasının kırk yiğidini anmaz oldu. O kırk yiğit haset eylediler, birbirine söylediler : Gelin oğlanı babasına çekiştirelim. olur ki öldürür, gene bizim izzetimiz hürmetimiz onun babasının yanında hoş olur, ziyade olur dediler. Vardı bu kırk yiğidin yirmisi bir yana. yirmisi de bir yana oldu.
Önce yirmisi vardı, Dirse Han'a şu haberi getirdi, der: Görüyor musun Dirse Han neler oldu, murada maksuda ermesin, senin oğlun kötü çıktı hayırsız çıktı, kırk yiğidini yanına aldı, kudretli Oğuz'un üstüne yürüyüş etti, nerede güzel ortaya çıktı ise çekip aldı, ak sakallı ihtiyarın ağzına sövdü, ak bürçekli kadının sütunu çekti,
akan duru sulardan haber geçer, çapraz yatan Ala Dağ'dan haber aşar, hanlar hanı Bayındır'a haber varır, Dirse Han'ın oğlu böyle görülmemiş şey yapmış derler, gezdiğinden öldüğün daha iyi olur. Bayındır Han seni çağırır, sana müthiş gazap eyler, böyle oğul senin nene gerek, böyle oğul olmaktan olmamak daha iyidir, öldürsene dediler. Dirse Han varın getirin, öldüreyim, dedi.

Böyle deyince hanım, o namertlerin yirmisi daha çıka geldi ve bir dedikodu onlar da getirdiler. Der: Kalkarak Dirse Han senin oğlun yerinden doğruldu, göğsü güzel koca dağa ava çıktı, sen var iken av avladı kuş kuşladı, anasının yanma alıp geldi, al şarabın keskininden aldı içti. anası ile sohbet eyledi, babasına kast eyledi, senin oğlun kötü çıktı hayırsız çıktı, çapraz yatan Ala Dağ'dan haber geçer, hanlar hanı Bayındır'a haber varır, Dirse Han'ın oğlu böyle görülmemişşey yapmış derler, seni çağırtırlar, Bayındır Han'ın katında sana gazap olur, böyle oğul nene gerek, öldürsene dediler. Dirse Han der: Varın getirin öldüreyim, böyle oğul bana gerekmez, dedi. Dirse Han'ın hizmetkarları der: Biz senin oğlunu nasıl getirelim, senin oğlun bizim sözümüzü dinlemez, bizim sözümüzle gelmez, kalkıp yerinden doğrul, yiğitlerini okşa beraberine al, oğluna uğra, yanına alıp ava çık, kuş uçurup av avlayıp oğlunu oklayıp öldürmeğe bak, eğer böyle öldürmezsen bir türlü daha öldüremezsin, belli bil dediler.

Deyiş

Serin serin tan yelleri estiğinde
Sakallı boza çalan çayır kuşu öttüğünde
Büyük cins atlar sahibim görüp homurdandığında
Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda
Aklı karalı seçilen çağda
Kudretli Oğuzun gelininin kızının bezendiği çağda
Göğsü güzel koca dağlara gün vurunca
Bey yiğitlerin kahramanların birbirine koyulduğu çağda

sabahın ilk aydınlığında Dirse Han yerinden kalktı. Oğlancığını yanına alıp kırk yiğidi beraberine aldı, ava çıktı.

Av avladılar, kuş kuşladılar. O kırk namerdin bir kaçı oğlanın yanına geldi, der: Baban dedi geyikleri kovalasın getirsin benim önümde tepelesin, oğlumun at koşturuşunu, kılıç çalışını, ok atışını göreyim, sevineyim, kıvanayım, güveneyim dedi, dediler. Oğlandır ne bilsin, geyiği kovalıyordu, getiriyordu. babasının önünde vuruyordu. Babam at koşturuşuma baksın kıvansın, ok atışıma baksın güvensin, kılıç çalışıma baksın sevinsin diyordu. O kırk namertler derler: Dirse Han, görüyor musun oğlanı, kırda bayırda geyiği kovalıyor senin önüne getiriyor, geyiğe atarken ok ile seni vurup öldürecek, oğlun seni öldürmeden sen oğlunu öldürmeğe bak dediler.

Oğlan geyiği kovalarken babasının önünden gelip gidiyordu. Dirse Han Korkut sinirli sert yayını eline aldı. Üzengiye kalkıp kuvvetle çekti, doğrultup attı, oğlanı iki küreğinin arasından vurup çaktı, yıktı. Ok isabet etti, alca kanı fışkırdı koynu doldu, büyük cins atının boynunu kucakladı yere düştü. Dirse Han istedi ki
oğlancığının üstüne gürleyip düştü. O kırk namert bırakmadı. Atının dizginim döndürdü, yurduna gelir oldu.

Dirse Han'ın hatunu oğlancığınım ilk avıdır diye attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. Oğuz beylerine ziyafet vereyim dedi. Toparlanıp yerinden kalktı, kırk ince kızı beraberine aldı, Dirse Han'a karşı vardı. Başını kaldırdı Dirse Han'ın yüzüne baktı. Sağ ile soluna göz gezdirdi, oğlancığını görmedi. Kara bağrı
sarsıldı, bütün yüreği oynadı, kara süzme gözleri kan yaş doldu. Çağırıp Dirse Han'a söyler, görelim hanım ne söyler:

Beri gel basımın bahtı evimin tahtı
Han babamın güveyisi
Kadın anamın sevgisi
Babamın anamın verdiği
Göz açıp da gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
A Dirse Han
Kalkarak yerinden doğruldun
Yelesi kara cins atına sıçrayıp bindin
Göğsü güzel koca dağa ava çıktın
İki vardın bir geliyorsun yavrum hani
Karanlık gecede bulduğun oğul hani
Çıksın benim görür gözüm a Dirse Han yaman seğriyor
Keşlisin oğlanın emdiği süt damarım yaman sızlıyor
San yılan sokmadan akça temin kalkıp şişiyor
Yalnızca oğul görünmüyor bağrım yanıyor
Kuru kuru çaylara su saldım
Kara elbiseli dervişlere adaklar verdim
Aç görsem doyurdum çıplak görsem donattım
Tepe gibi et yığdım göl gibi kımız sağdırdım
Dilek ile bir oğul zorla buldum
Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle bana
Karşı yatan Ala Dağdan bir oğul uçurdunsa söyle bana
Taşkın akan koşan sudan bir oğul akıttınsa söyle bana
Aslan ile kaplana bir oğul yedirdinse söyle bana
Kara giyimli azgın dinli kafirlere bir oğul aldırdınsa söyle
bana
Han babamın katına ben varayım
Ağır hazine bol asker alayım
Azgın dinli kafire ben varayım
Paralanıp cins atımdan inmeyince
Yenim ile alca kanımı silmeyince
Kol but olup yer üstüne düşmeyince
Yalnız oğul yollarından dönmeyeyim
Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle bana
Kara başım kurban olsun bugün sana

dedi. feryat figan eyledi ağladı. Böyle deyince Dirse Han hatununa cevap vermedi, o kırk namert karşı geldi, der: Oğlun sağdır esendir, avdadır, bugün yarın nerde ise gelir, korkma kaygılanma, bey sarhoştur cevap veremez dediler.

Dirse Han'ın hatunu çekildi geri döndü. Dayanamadı, kırk ince kızı beraberine aldı. büyük cins ata binip oğlancığım aramağa gitti. Kışta yazda karı buzu erimeyen Kazılı Dağına geldi çıktı. Alçaktan yüce yerlere koşturup çıktı. Baktı gördü bir derenin içine karga kuzgun iner çıkar, konar kalkar. Büyük cins atını ökçeledi, o
tarata yürüdü.

Meğer sultanım, oğlan orada yıkılmıştı. Karga kuzgun kan görüp oğlanın üstüne konmak isterdi. Oğlanın iki köpekceğîzi var idi. kargayı kuzgunu kovalardı, kondurmazdı. Oğlan orada yıkılınca boz atlı Hızır oğlana hazır oldu. üç defa yarasını eli île sıvazladı, sana bu yaradan korkma oğlan ölüm yoktur, dağ çiçeği ananın sütü ile senin yarana merhemdir dedi, kayboldu.

Oğlanın anası oğlanın üstüne koşturup çıka geldi. Baktı gördü oğlancığı alca kana bulanmış yatıyor. Çağırarak oğlancığına söyler, görelim hanım ne söyler:

Der:

Kara süzme gözlerim uyku bürümüş aç artık
On iki kemikçiğin harap olmuş topla artık
Tanrının verdiği tatlı canın seyranda imiş yakala artık
Öz gövdende canın var ise oğul haber bana
Kara başım kurban olsun oğul sana
Akar senin suların Kazılık Dağı
Akar iken akmaz olsun
Biter senin otların Kazılık Dağı
Biter iken bitmez olsun
Koşar senin geyiklerin Kazılık Dağı
Koşar iken koşmaz olsun taş keşlisin
Ne bileyim oğul arslandan mı oldu
Yoksa kaplandan mı oldu ne bileyim oğul
Bu kazalar sana nereden geldi
O gövdende canın var ise oğul haber bana
Kara başım kurban olsun oğul sana
Ağız diden bir kaç kelime haber bana

dedi. Böyle diyince oğlanın kulağına ses geldi. Başını kaldırdı, ansızın gözünü açtı anasının yüzüne baktı. Söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Der:

Beri gel ak sütunu emdiğim kadınım ana
Ak bürçekli izzetli canım ana
Akanlardan sularına beddua etme
Kazılık Dağının günahı yoktur
Bitenlerden otlarına. beddua etme
Kazılık Dağının suçu yoktur
Koşan geyiklerine beddua etme
Kazlık Dağının günahı yoktur
Arslan ile kaplanma beddua etme
Kazılık Dağının suçu yoktur
Beddua edersen babama et
Bu suç bu günah babamdandır


dedi. Oğlan yine der: Ana ağlama, bana bu yaradan ölüm yoktur korkma, boz atlı Hızır bana geldi, üç kerre yaramı sıvazladı, bu yaradan sana Ölüm yoktur, dağ çiçeği, ananın sütü sana merhemdir dedi. Böyle diyince kırk ince kız yayıldılar, dağ çiçeği topladılar. Oğlanın anası memesin! bir sıktı sütü gelmedi. iki sıktı sütü gelmedi, üçüncüde kendisini zorladı, iyice doldu, sıktı süt ile kan karışık geldi. Dağ çiçeği ile sütü oğlanın yaraşma sürdüler. Oğlanı ata bindirdiler, alarak yurduna gittiler. Oğlanı hekimlere emanet edip Dirse Han'dan sakladılar. At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Hanım, oğlanın kırk günde yarası iyileşti, sapa sağlam oldu. Oğlan ata biner kılıç kuşanır oldu, av avlar kuş kuşlar oldu. Dirse Han'ın haberi yok, oğlancığını öldü biliyor.

O kırk namertler bunu duydular, ne eyleyelim diye konuştular. Dirse Han eğer oğlancığını görürse, bırakmaz bizi hep öldürür dediler. Gelin Dirse Han'ı tutalım, ok ellerini ardınabağlayalım, kıl sicim ok boynuna takalım, alıp kafir ellerine yönelelim diyerek. Dirse Han'ı tuttular. Ak ellerini ardına bağladılar, kıl sicim boynuna taktılar, ok etinden kan çıkıncaya kadar dövdüler. Dirse Han yayan, bunlar atlı yürüdüler, alıp kanlı kafir ellerine yöneldiler. Dirse Han esir oldu gider. Dirse Han'ın esir olduğundan Oğuz beylerinin haberi yok.

Meğer sultanım, Dirse Han'ın hatunu bunu duymuş. Oğlancığına karşı varıp söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Der:

Görüyor musun ay oğul neler oldu
Sarp kayalar oynamadı yer oyuldu


yurtta düşman yok iken senin babanın üstüne düşman geldi, o kırk namertler babanın arkadaşları baban; tuttular, ak ellerini ardına bağladılar, kıl sicim ek boynuna taktılar, kendileri atlı babanı yayan yürüttüler, alıp kanlı kafir ellerine yöneldiler, hanım oğul kalkarak yerinden doğrul, kırk yiğidim beraberine al, babanı o kırk namertten kurtar. yürü oğul. baban sona kıydı ise sen babana kıyma, dedi. Oğlan anasının sözünü kırmadı. Boğaç Bey yerinden kalktı, kora çelik öz kılıcını beline kuşandı, ok kirişli sert yayını eline aldı, altın mızrağını koluna aldı, büyük cins atını tutturdu sıçrayıp bindi, kırk yiğidini beraberine aldı, babasının ardınca koşturup gitti.

O namertler de bir yerde konmuşlardı, al şarabın keskininden içiyorlardı. Boğaç Han sürüp yetişti. O kırk namert de bunu gördüler. Dediler: Gelin varalım şu yiğidi tutup getirelim, ikisini bir arada kafire yetiştirelim dediler. Dirse Han der:

Kırk yoldaşım aman
Tanrının birliğine oktur güman


benim elimi çözün, kolca kopuzumu elime verin, o yiğidi döndüreyim, ister beni öldürün ister diriltin, bırakı verin dedi. Elini çözdüler, kolca kopuzunu eline verdiler. Dirse Han oğlancığı olduğunu bilmedi, karşı geldi. Söyle, görelim hanım ne söyler :

Der:

Boynu uzun büyük cins atlar gider ise benim gider
Senin de içinde bineğin var ise söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri
Ağıllardan on bin koyun gider ise benim gider
Senin de içinde etliğin var ise söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri
Develerden kızıl deve gider ise benim gider
Senin de içinde yük taşıyıcın var ise söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri
Altın başlı otağlar gider ise benim gider
Senin de içinde odan var ise yiğit söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri
Ak yüzlü ela gözlü gelinler gider ise benim gider
Senin de içinde nişanlın var ise yiğit söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri
Ak sakallı ihtiyarlar gider ise benim gider
Senin de içinde ak sakallı baban var ise yiğit söyle bana
Savaşmadan vuruşmadan kurtarayım dön geri
Benim için geldin ise oğlancığımı öldürmüşüm
Yiğit sana günahı yok dön geri

dedi. Oğlan burada babasına söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:.

Boynu uzun büyük cins atlar senin gider
Benim de içinde bineğim var
Bırakmam12 yok kırk namerde
Develerde kızıl deve senin gider
Benim de içinde yük taşıyıcım var
Bırakmam yok kırk namerde
Ağıllarda on bin koyun senin gider
Benim de içinde etliğim var
Bırakmam yok kırk namerde
Ak yüzlü ela gözlü gelin senin gider ise
Benim de içinde nişanlım var
Bırakmam yok kırk namerde
Altın başlı otağlar senin gider ise
Benim de içinde odam var
Bırakmam yok kırk namerde
Ak sakallı ihtiyarlar senin gider ise
Benim de içinde bir aklı şaşmış şuuru yitmiş ihtiyar babam var
Bırakmam yok kırk namerde

dedi. Kırk yiğidine tülbent salladı, el eyledi. Kırk yiğit büyük cins atım oynattı, oğlanın etrafına toplandı. Oğlan kırk yiğidini beraberine aldı, at tepti, cenk ve savaş etti. Kiminin boynunu vurdu, kimini esir eyledi. Babasını kurtardı, çekildi geri döndü. Dirse Han burada oğlancığının sağ olduğunu bildi. Hanlar hanı Bayındır
oğlana beylik verdi, taht verdi, dedem Korkut destan söyledi deyiş dedi, bu Oğuznameyi düzdü koştu, böyle dedi:

Onlar da bu dünyaya geldi geçti
Kervan gibi kondu göçtü
Onları da ecel aldı yer gizledi
Fani dünya yine kaldı
Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya


Kara ölüm geldiğinde geçit versin. Sağlıkla, akılla devletini Hak artırsın. O övdüğüm yüce Tanrı dost olarak medet eriştirsin.

Dua edeyim hanım: Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli büyük ağacın kesilmesin Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kanatlanın uçları kırılmasın. Koşar iken ak boz atın sendelemesin. Vuruşunca kara çelik öz kılıcın çentilmesin. Dürtüşürken alaca mızrağın utanmasın. Ak bürçekli ananın yeri cennet olsun. Aksakallı babanın yeri cennet olsun. Hakkın yandırdığı çırağın yana dursun. Kadir Tanrı seni namerde muhtaç eylemesin hanım hey!...